"Bazılarının hayatı bir ferman gibidir; tehditler ve kurşunlar gelse de, davalarından dönmeyeceklerini tüm cihana ilan ederler."
KÖKLERİN EMANETİ VE HOCANIN VAZİFESİ
Adı Musa Önen’di. O, sadece bir meslek erbabı değil, geleceğin mimarı, bir eğitimciydi. 53 yıllık ömrünün her zerresi, inandığı değerlere adanmıştı. Amasya'nın kadim topraklarında, Suluova'da doğdu. Damarlarında Azerbaycan Türklerinin çelikten iradesi akıyordu. O, sadece ailesinin reisi değil, aynı zamanda ulvi bir davanın öncüsüydü.
1980’li yılların o puslu, kanlı şafağında, Musa Hoca sırtını dayadığı değerlerin temsilcisi olarak dik durdu. Suluova’da ÜLKÜ-BİR şubesinin kurucularından biri olmak, sadece bir idari görev değildi; bu, bayrağı en tehlikeli mevkiye dikmek anlamına geliyordu. Evli, üç çocuk babası bu yiğit adam, Ata mahallesindeki yuvasını bir direniş kalesine dönüştürmüştü.
ADANMIŞLIĞIN ATEŞ ÇEMBERİ
Dava sevdası, Musa Hoca ve ailesi için kuru bir sözden ibaret değildi; bu, kanla mühürlenmiş bir yemindi. Ailece ülkücüydüler. Bu sarsılmaz duruşları, onları zulmün hedef tahtası yaptı. Devrimci solcu ve komünistlerin tehditleri kapılarını defalarca çaldı. Ölümün gölgesi üzerlerinde geziniyordu.
Baba ve oğul, tehdit mektupları ve kurşun sesleri arasında yaşamaya mecbur kaldılar. Evleri defalarca kurşunlandı. Her yeni saldırı, her yeni ölüm tehdidi, onları yolundan çevirmek yerine, inançlarını daha da keskinleştirdi. Onlar, en karanlık günlerde bile davasına ihanet etmeyen, korkuyu tanımayan kahramanlardı. Düşman, onların cesaretini kıramayacağını anlamıştı, bu yüzden en alçak planı uygulamaya koydu.
MUKADDES VAKİTTE ZULÜM
Takvimler 27 Temmuz 1980’i gösteriyordu. Mübarek Ramazan ayıydı. O günün akşamı, oruçla arınmış ruhlar, iftarın huzuruyla doluydu. Musa Hoca, eşi ve çocuklarıyla birlikte, gün boyu süren oruçlarını açmak için sofraya oturmuştu. Aile o kutsal anı paylaşırken, dışarıdaki kin ve nefret hazırlığını tamamlamıştı.
Hainler, en savunmasız, en mukaddes anda saldırmayı seçtiler. O karanlık güruhun silahlı militanları, Musa Önen’in yuvasına baskın düzenledi. Bu, bir çatışma değil, imana ve birliğe karşı yapılmış alçakça bir suikasttı.
KAHRAMANLIK VE İKİZ ŞEHADET
O an ne yaşandı? Sofranın bereketi nasıl bir anda kana bulandı? Musa Hoca, son nefesinde hangi vasiyeti bıraktı? Kaynaklar detayları fısıldamıyor; sadece o büyük fedakarlığın sonucunu haykırıyor. Bilinen tek şey: Musa Önen, düşmanın namlusuna karşı bir an bile tereddüt etmediği, davasına sırt çevirmediği anlarda vuruldu.
Yanında, aynı kutsal yolda yürüyen, aynı idealleri paylaşan yiğit oğlu Mansur da vardı. İkisi birden, eşinin ve diğer çocuklarının gözleri önünde, aynı kurşunlarla şehit edildiler. Babası 53 yaşındaydı, bir çınar gibi dimdik ayakta can verdi. Oğlu ise, çınarın hemen yanındaki fidan gibi, aynı kaderi paylaştı. Onlar, zulme boyun eğmek yerine, iftar sofrasını şehadet makamına çevirdiler. Canlarını feda ederek, namuslarını ve ideallerini korudular.
Musa Hoca ve oğlu Mansur, sadece ölümle değil, cesaretle ve sarsılmaz bir inançla tarihin yapraklarına yazıldılar. Onların kanı, Amasya topraklarında, bir milletin azminin ve adanmışlığının ebedi mührü oldu.
"Şehitlik, sadece bir ölüm tarihi değil; bir milletin kalbine ekilen ve asla solmayacak olan hürriyet tohumudur."