"Kimlik bir coğrafya değildir; kimlik, uğruna ödenen bedelin ve söylenen son sözün yurdudur."
GÜMÜLCİNE'NİN YÜREĞİ: BATI TRAKYA TÜRKLERİNİN YOLBAŞÇISI
Olgusal kayıtlar onu yalnızca bir isimle anar: ÜLKÜCÜ ŞEHİT SADIK AHMET. Oysa o, Batı Trakya'nın karanlığa gömülmüş dağlarında, milli kimliğin sönmeyen meşalesini taşıyan bir ruh, Türk Milliyetçiliğinin yılmaz Yolbaşçısıydı. Sadık Ahmet, 7 Ocak 1947'de Gümülcine'nin Sirkeli köyünde, çilekeş bir coğrafyanın kaderine doğdu. İlk adımlarını kendi köyünde attıktan sonra, Celal Bayar Lisesi'nde zekâsını ve kararlılığını biledi. Kaderi onu önce Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne, sonra Selanik Üniversitesi'ne taşıdı. 1974 yılında hekim unvanını aldığında, 34 aylık mecburi askerlik görevi ve zorunlu hekimlik hizmeti onu bekliyordu. Ancak bu eğitim, yalnızca bedenleri iyileştirmek için değildi; o, 1984'te cerrah unvanını aldığında, ruhu çoktan halkının yaralarını sarmaya adanmıştı. Batı Trakya'ya geri dönüşü, bir meslek erbabının değil, bir davasının neferinin geri dönüşüydü.
KİMLİĞİN KAMPÜSÜ VE ADANMIŞLIK YEMİNİ
Sadık Ahmet, halkının çektiği acıyı bizzat tecrübe etti. Azınlığın haklarının sistematik olarak gasp edilişini gördü. Yunanistan, Lozan Antlaşması'na sığınarak Batı Trakya Türklerinin milli (etnik) kimliğini hiçe sayıyor, onu sadece dini bir kimliğe indiriyordu. Çiftçilikle ve hayvancılıkla geçinen Türklerin toprakları hoyratça kamulaştırılıyor, insan haklarına aykırı biçimde 1955-1998 yılları arasında uygulanan vatandaşlık yasasının 19. maddesi gereği 46.638 Batı Trakyalı ve On iki Adalı Türk, bir kalemde yurdundan ve kimliğinden ediliyordu. Eğitim kurumlarını kurma ve denetleme hakkının, dini önderi seçme hakkının gasp edilmesi, Sadık Ahmet'in kalbine saplanan birer hançerdi.
İLK DİRENİŞ VE ZİNDANIN SOĞUK NEFESİ
Bir hekim olarak, bu hastalığın tedavisinin sessizlik olmadığını biliyordu. 1985 yılında, Batı Trakya Türklerinin meselelerini uluslararası kamuoyuna duyurmayı amaçlayan büyük bir imza kampanyası başlattı. Bu, basit bir dilekçe değil, teslimiyeti reddeden bir haykırıştı. Tam 15.000 imzaya ulaşan bu kahramanca çaba, 8 Ağustos 1986'da tutuklanmasıyla ödüllendirildi. Ancak zindanlar, onun azmini kıramadı.
O, geri adım atmayan bir erdi. Sadece bir yıl sonra, 25 Eylül'de Selanik'te bulunan İnsan Hakları üyelerinin önüne dikildi ve Türklerin meselelerini anlatan bildirileri dağıtma cesaretini gösterdi. Bu hareketin bedeli ağırdı: 30 ay hapis cezası. Uluslararası baskılar sayesinde bu karar temyiz halinde kalsa bile, Sadık Ahmet çoktan bir bedel ödemiş, Batı Trakya halkının hürriyet davasında ilk kanını akıtmıştı.
MİLLETVEKİLİĞİNDEN ONUR ZİNDANINA
Batı Trakya Türkleri, kahramanlarının cesaretini 18 Haziran 1989 genel seçimlerinde sandığa taşıdılar. Sadık Ahmet, seçilen ilk bağımsız milletvekili oldu. Fakat baskılar, halkın iradesini tanımadı; milletvekilliği kısa süre içinde iptal edildi. Onun için görev, koltuğa oturmak değil, hakikati haykırmaktı.
26 Ocak 1990’da yaptığı bir konuşmada, Batı Trakya Azınlığı ile ilgili olarak, devleti ve makamları rahatsız eden o iki harfi, "Türk" sıfatını kullanmaktan çekinmedi. Bu, sıradan bir söz değil, varoluşsal bir meydan okumaydı. Bu cüretin karşılığı, Selanik Dudullu hapishanesinde geçirilen 2 ay oldu. Hapisten çıktıktan sonra, 8 Nisan 1990’da ikinci kez bağımsız milletvekili olarak seçildi; halkı onu bir kez daha kutsadı.
PARTİ KURULUŞU VE SİYASİ SABOTAJ
Sadık Ahmet, bireysel mücadelenin yetmeyeceğini bilerek, 13 Eylül 1991'de Batı Trakya Türklerini temsil eden ilk siyasi parti olan Dostluk, Eşitlik, Barış (DEB) partisini kurdu ve genel başkanlığını üstlendi. Bu parti, yalnızca bir siyasi yapı değil, kimliklerini kanıtlayan bir mühürdü.
Onun bu siyasi hamlesi, makamları korkuttu. DEB'in meclise girmesi tehlikesi karşısında, 1993 yılında seçim yasası değiştirildi ve partilerin mecliste temsil edilebilmesi için %3 oy alma zorunluluğu getirildi. Bu baraj, nüfusun %1.5-2'sini oluşturan Batı Trakya Türk Azınlığını hedef alan, bir kahramanı susturmak için kurulan siyasi bir tuzaktı. Ancak Sadık Ahmet, bu caydırıcı politikalara rağmen, uluslararası ortamlarda Batı Trakya Türklerinin meselelerini dile getirmeye devam etti. O, siyasi engelleri aşan, vicdanın ve hakikatin sesi olmuştu.
SON YÜRÜYÜŞ VE ARALANMAYAN SİS PERDESİ
Zulme karşı duran her kahraman, er ya da geç, alnında kaderin izini taşır. Sadık Ahmet’in son günü, mücadele ettiği davanın en kritik yıldönümüne denk geldi: 24 Temmuz 1995. Lozan Antlaşmasının 72. yıldönümünde, hayatını şüpheli bir trafik kazasıyla kaybetti.
Bu ölüm, basit bir kaza değildi; bu, bir milletin Yolbaşçısı'na atılan son darbeydi. O, hayatını kaybettiğinde, üzerindeki sis perdesi aralanamadı; tıpkı 46.638 vatandaşın sessizce kayboluşu gibi, onun şehadeti de bir sır perdesinin arkasına gizlendi.
Ama bilinmelidir ki, onun son adımı, bir korku anı değil, davasına duyduğu sarsılmaz sadakatin en yüce tecellisiydi. Sadık Ahmet, hayatını adadığı kimlik mücadelesinin taçlandığı o meçhul anda, kaderine kahramanca yürüdü.
Bugün, Türkiye'de, özellikle Trakya bölgesinde, sayısız okul, yol ve park, onun adını taşımaktadır. O, sadece bir hekim ya da milletvekili olarak değil, halkının var olma hakkını cesaretle savunan, ölüme meydan okuyan bir destan olarak yaşamaktadır.
"Sadık Ahmet, sadece Batı Trakya'nın değil, kimliğini haykırmaktan korkmayan her vicdanın sonsuz milletvekilidir."