"Hukuk, sadece kanun maddeleri değil; bazen uğruna can verilen, davasını kalbine yazan bir vicdan manifestosudur."
BİR YÜREĞİN VAZGEÇİLMEZ YEMİNİ
Adı Ali Oktan’dı. Bir isimden çok, gencecik yaşta omuzladığı ağır bir sorumluluğun timsaliydi. İzmir Barosu’nun hürriyet ve adalet için yemin etmiş avukatlarından biriydi. Sözleri kılıçtan keskin, duruşu ise sarsılmaz bir kale gibiydi. O, sadece bir meslek erbabı değil, davasının müdafiiydi.
Kaderi, onun omuzlarına özel bir yük daha yüklemişti: O, ailesinin tek erkek evladıydı. Bu, geri dönmesi beklenen, hanesine ışık saçan tek fidan demekti. Ancak Ali Oktan, kişisel sorumluluklarını, vatan ve ülkü uğruna verdiği yeminin gölgesinde tuttu; zira biliyordu ki, o dönemin karanlığında adaleti savunan her ses, tek bir ailenin değil, koca bir milletin emanetiydi.
ADANMIŞLIĞIN KARANLIK YOLCULUĞU
Takvimler 23 Temmuz 1980’i gösterirken, ülke siyasi fırtınaların pençesindeydi. Ali Oktan için durmak, geri çekilmek bir seçenek değildi. O yıl, mübarek Ramazan ayı, onun için oruçla tutulan bir ibadetten öte, kesintisiz bir görev ve fedakârlık dönemiydi.
Bir ülküdaşı zor durumdaydı. Adaletin tecelli etmesi için, Ali Oktan omuzlarına cübbesini alıp yollara düştü. Menzil, Manisa’nın Akhisar ilçesiydi. Amaç; mahkeme salonunda, hakikatin sesi olmak, zor zamanlarda yalnız bırakılan bir yiğidin yanında durmaktı. Bu, sadece profesyonel bir yolculuk değil; bir vefa borcunu ödeme, bir kader çağrısına uyma seyahatiydi.
KADERİN MÜHÜRLENDİĞİ AN
O gün, üç yiğit yola çıktı. Ali Oktan, yanında bulunan iki ülküdaşıyla beraber, Akhisar yolunda, adaleti kovalarken kaderin en acımasız darbesiyle karşılaştı.
Ne bir kurşun sesi duyuldu, ne bir pusu kuruldu. Ancak görev için atılan o son adım, davanın son durağı oldu. Mübarek Ramazan ayında, derttaşının mahkemesine yetişme azmiyle ilerlerken, geçirdikleri elim bir trafik kazası sonucu, üç asil ruh aynı anda şehadet mertebesine yükseldi.
Bir avukat, duruşma salonuna değil, Hakk’ın huzuruna çıkmıştı. Bir oğul, ailesinin kollarına değil, toprağın sinesine kavuşmuştu. Ülküleri uğruna yola çıkmış bu kahramanlar, yolun sonunda birbirlerine yoldaş oldular; adanmışlıkları onları ayırmadı, şehadet onları birleştirdi.
İZMİR’İN EMANETİ
Ali Oktan’ın naaşı, adaletini savunduğu, gençliğini ve mücadelesini verdiği şehre, İzmir’e geri getirildi. O, artık sadece bir avukat ya da tek erkek çocuk değildi; 23 Temmuz 1980 tarihinde, davasını canıyla mühürleyen, İzmir’in şehidi, ülkücü hareketin yılmaz kahramanıydı. Cenazesi, inandığı değerler uğruna çıktığı son yolculuğun ardından, sevdiği topraklarda, hüzün ve şeref içinde toprağa verildi.
Onun hikâyesi; yolda olmanın, adaleti son nefese dek savunmanın ve mübarek bir görev uğruna yatağında değil, yollarda can vermenin destanıdır.
"23 Temmuz 1980; Bir avukatın cübbesini kefene sardığı, adalet yolunda son sözünü söylemek için çıktığı yolda, ülküdaşlarıyla omuz omuza düşerek şehit düştüğü, destanlaşan gündü."