"Bazılarının hayatı bir fırtınanın ortasında başlar; onlar, adımlarını attıkları her yerde, karanlığa karşı bir yemin taşırlar."
KÖKLERDEN GÖKLERE YÜKSELİŞ
Ahmet Sağlam. O, kadim toprakların, alın teriyle yoğrulmuş bir hikayenin mirasçısıydı. Soyu, Malatya’nın soylu Balyemez ailesine dayanıyor, ancak kader, büyükbabasının ayak izlerini Şanlıurfa’nın o bereketli coğrafyasına, Yakubiye'nin Dedeosman mahallesine taşımıştı. Babası, Yakup Kalfa İlkokulu’nun kutsal çatısı altında hizmet eden bir eğitim neferiydi; bu, Ahmet’in karakterine, dürüstlüğün ve emeğin ne kadar değerli olduğunu henüz çocuk yaşta nakşetmişti. O, sadece bir evin ferdi değil, kadim bir yeminle büyüyen, toprağına bağlı bir ruhtu.
ALIN TERİ VE ADANMIŞLIK
Askerlik rüyasından önce, genç Ahmet, parmaklarının ucundaki maharetiyle bir terzi ustasının yanında çalıştı; kumaşlara şekil verdiği gibi, kendi geleceğine de bir biçim vermekteydi. O, sade bir işçi, emeğiyle geçinen onurlu bir insandı. Ancak gönlünde yanan ateş, sadece bir mesleğin sınırlarına sığmayacak kadar büyüktü.
Ülkü Ocakları ile tanışması, onun hayatını yeni bir sefere çıkardı. Ahmet Sağlam artık sadece bir işçi değil, inandığı davanın, o kutlu hareketin yılmaz bir neferi, sessiz bir askeri olmuştu. Askerlik dönüşü, Şanlıurfa’nın iplik fabrikasında rızkını kazanırken, yüreğiyle ocağına bağlı kalmaya devam etti. O, caddelerde yürürken davasını gizlemeyen, vicdanının sesiyle hareket eden cesur bir erdi.
BİR DEVRİN GÖLGELERİ
Takvimler 21 Temmuz 1979’u gösterirken, Şanlıurfa caddeleri, kahramanlık ile ihanetin kol kola gezdiği o karanlık dönemin baskısını taşıyordu. Ahmet Sağlam, o gün, sırtında taşıdığı büyük iman yüküyle Bıçakçı Meydanı’ndan kararlılıkla yürüyordu. O, hayatın tam ortasında, açık ve mertçe ilerlerken; sokağın köşeleri, alçaklığın pususu için seçilmişti.
Devrimci solcu komünist militanlar, karanlık gölgeler gibi sinmiş, pusuda bekliyorlardı. Onlar, neferliğin şerefini taşıyan bir yiğidin açık duruşuna tahammül edemeyenlerdi.
PUSU VE SON YEMİN
Ahmet Sağlam'ın siluetini görür görmez, kin ve nefretle dolu o eller, saklandıkları yerden ateş kustular. Bu, bir meydan savaşı değil, namertçe hazırlanmış bir suikasttı. Ahmet, inandığı değerler uğruna attığı son adımda, o hain mermilerle karşılaştı. Göz açıp kapayıncaya kadar süren o an, onun adını tarihin destan sayfalarına kazıdı.
Katiller, yaptıkları alçakça eylemin ardından, utanmadan, çekinmeden, ellerini kollarını sallayarak o meydandan uzaklaşırken; geride kalan, sadece bedeni duran ancak ruhu ebediyete yükselen bir yiğitti.
KAHRAMANLIK MÜHRÜ: 21 TEMMUZ 1979
Ahmet Sağlam, 21 Temmuz 1979’da, Şanlıurfa’nın kalbinde, sadece hayatını değil, inancının en büyük bedelini ödedi. O, bir işçi, bir evlat ve davasına adanmış bir nefer olarak, zulme karşı dimdik durmanın, pusuya karşı açık yüreklilikle yürümenin ne demek olduğunu kanıyla mühürledi. Ahmet Sağlam, sadece aramızdan ayrılmadı; o, ülkücü hareketin şehitler kervanına katılarak, ismini ebedi bir onur nişanesi yaptı.
"Giden sadece bir beden değildi; geride, karanlıklar içinde parlayan ve pusuyu yenen bir vicdanın sarsılmaz mirası kaldı."