"Kimi zaman vatana olan borç, candan daha kıymetli olur. Musa Taş, o borcun sarsılmaz bekçisiydi."
SARIKAMIŞ’TAN BAŞKENTE UZANAN SÖZ
Adı Musa Taş. 32 yıllık kısa ömrüne, memleket sevdasıyla yazılmış derin bir destanı sığdıran bir yiğit. O, karların ve şanlı fedakârlığın diyarı KARS’ın SARIKAMIŞ ilçesinde doğmuştu; bu, onun hayatının, daha en başından adanmış bir yeminle mühürlendiği anlamına geliyordu. Mesleği POLİS’likti; ancak görevi, sadece kanunları korumaktan ibaret değildi. Ankara Emniyet Müdürlüğü kadrosunda hizmet veren bu vatan evladı, ülkücü hareketin kalbi olan Başbuğ Alparslan Türkeş’in koruma polisi olarak, davasının en ön cephesinde, bir kalkan gibi duruyordu. O, Milliyetçi polislerin kurduğu POL-BİR’in onurlu bir üyesiydi; yani duruşu, üniformasının rengi kadar netti.
BİR KALKAN VE ÜÇ EVLAT
Musa Taş, sadece bir yiğit değildi; o, aynı zamanda Siteler Feridun Çelik mahallesinde, sıcak bir yuvanın direğiydi. Evliydi ve geride tam üç küçük evlat bırakmıştı. Onun hayatı, bir tarafta Başbuğ’un sarsılmaz güvenliğini sağlayan çelikten iradeyi, diğer tarafta ise üç çocuğunun geleceğini omuzlarında taşıyan babalık şefkatini barındırıyordu. 1980 yılının o kasvetli ve kanlı günlerinde, Ankara sokaklarında her adım, can pahasına bir seçim anlamına geliyordu. Musa Taş, bu ağır yükün altına gönüllüce girmişti.
VAZGEÇİLMEYEN GÖREV: HASTANEDEN DÖNÜŞ
18 Temmuz 1980 gecesi, karanlık Ankara sokaklarında yine hain bir saldırı gerçekleşmişti. Musa Taş, geç saatlerde evinin yakınında kurşunlanan bir ülküdaşının acı haberini almıştı. Fedakârlık onun ruhuna işlemişti; o an, tehlikeyi hiçe sayarak, yaralı ülküdaşını bizzat hastaneye yetiştirdi. Onun için yoldaşlık, mesai saatiyle sınırlı değildi.
Tedavinin takibini yaptıktan sonra, görevi geçici olarak bitmiş, artık yorgun adımlarla Siteler’deki evine dönüyordu. Ne var ki, o karanlık gece, Devrimci solcu-komünist militanlar tarafından pusularla örülmüştü. Onlar, sadece yaralıyı değil, yaralıya sahip çıkan yiğidi de bekliyorlardı.
HİÇ KİMSEYİ BEKLEMEYEN PUSU VE SON YEMİN
Musa Taş, ülküdaşını hastanede bırakıp, tehlikenin farkında olarak veya olmayarak, evinin yolunu tuttu. Düşman, bu kahramanın, yorgun ve görevinin bittiğine inanarak geri döneceği anı hesaplamıştı. Pusu, Siteler’de, yuvasının hemen önünde, en savunmasız olduğu anda kurulmuştu.
Hangi mermiyle, hangi haykırışla, hangi karanlıkta o son an yaşandı, bunu sadece o biliyordu. Bildiğimiz tek şey; Musa Taş’ın, 19 Temmuz 1980 günü ANKARA’da, geri adım atmadan vatan nöbetini ebediyete taşıdığıdır. Bir ülküdaşı hastanede yaşam mücadelesi verirken (ki o da iki gün sonra şehadet şerbetini içecekti), Musa Taş, Milliyetçi davanın koruma görevini, hayatının son nefesine kadar taşıyarak, üç evladının babası olarak, vatanın kara toprağına emanet oldu. O, geri çekilmeyi reddettiği o son adımda, 32 yıllık şerefli hayatını destana çevirmiştir.
"Şehitler ölmez, zira onların duruşu; dağların gölgesidir, karanlığın üzerine düşen son karardır."