"Korkunun hüküm sürdüğü topraklarda dahi, inandığı yolda tek bir an bile tereddüt etmeyenler, tarihin en sessiz ve en büyük kahramanlarıdır."
I. KİMLİK VE ADANMIŞLIK YEMİNİ
O, makam mevki peşinde koşanlardan değil, milletinin hizmetine adanmış sessiz bir neferdi: MEHMET BULDU.
Hayatını, ülkülerinin sarsılmaz birer kalesi kılmaya adamış bu yiğit, sıradan bir devlet memuruydu. İstanbul Devlet Malzeme Ofisi’nin koridorlarında dahi davasının izini süren, görevini büyük bir hassasiyetle icra eden bir isimdi. O, sadece bir çalışan değil, aynı zamanda ruhunu Ülkücü Memurlar Birliği Derneği çatısı altında, ideallerine adamış bilge bir dava eriydi.
Onun ikametgâhı, İstanbul’un kalbi Üsküdar’ın mütevazı Sultantepe mahallesinde atıyordu. Mehmet Buldu’nun varlığı, bir memuriyetten çok daha fazlasıydı; o, inandığı değerler uğruna her an tehlikeyi göze almayı seçmiş, adanmış bir ruhun yansımasıydı.
II. TEHLİKEYE MEYDAN OKUYAN DURUŞ
Mehmet Buldu, davasının kolay bir yol olmadığını, uğruna can verilecek bir mücadele olduğunu çok iyi biliyordu. Sadece düşünceleriyle değil, bizzat varlığıyla hedef haline gelmişti.
Karanlık güçler onu daha önce de işaretlemiş, suikast gölgeleri etrafında dolaşmıştı. Daha öncede saldırıya uğradı gerçeği, onun mücadelesinin basit bir siyasi duruş değil, bizzat bir hayatta kalma savaşı olduğunu gösteriyordu. Ancak o, tehditlere boyun eğmeyi, geri çekilmeyi reddetti. O, canının bedeli ne olursa olsun, inandığı yoldan dönmeyeceğine dair yemin etmiş, kahramanlığın en zorlu tanımını hayatıyla yazmış bir adamdı. Mehmet Buldu, tehditlere rağmen her sabah makamına ve her akşam ülküdaşlarının yanına, kararlılıkla yürüyen bir cesaret abidesiydi.
III. 18 TEMMUZ 1979: SON NEFESİN SÖZÜ
Takvim yaprakları, acı ve ihanet dolu bir dönemin kritik günü olan 18 Temmuz 1979’u gösteriyordu. O gün, Mehmet Buldu, yine her zaman olduğu gibi, Üsküdar Sultantepe mahallesinde ülküdaşlarının toplandığı kahvehanedeydi.
Bu kahvehane, bir karargâh değil, bir dost meclisiydi; ülkülerin fısıldandığı, dostluğun ve kardeşliğin pekiştiği mütevazı bir sığınaktı. Mehmet Buldu ve ülküdaşı Süleyman Solak, milletin geleceğine dair umutları konuşuyor, en zorlu zamanlarda bile umudu yeşertiyorlardı. Onların tek suçu, korkaklığın hükmettiği bir çağda dahi, inançlarını açıkça yaşamaktı.
IV. ŞEHADETİN VURUCU GÜCÜ
Kahramanlığın en acı ve en onurlu anı, bir anda çöken o karanlıkta gizliydi.
Düşman, o yürekli insanlarla er meydanında yüzleşmek yerine, alçaklığın ve kalleşliğin en vahşi yolunu seçti. Devrimci solcu-komünist militanlar tarafından atılan o kahpe bomba, kahvehanenin içine düştü.
O an, sadece bir kahvehane değil, bir idealin kalesi yerle bir oldu. Işık ve dostluk, yerini uğultuya ve amansız yıkıma bıraktı. Geri çekilmeyi reddetmiş olan Mehmet Buldu ve yiğit ülküdaşı Süleyman Solak, o vahşi patlamanın şiddetiyle, inançlarının ateşi sönmeden, bedenleri parçalanarak şehadet mertebesine yükseldiler.
Onlar İstanbul'da, 18 Temmuz 1979 günü, son sohbetlerinin ortasında, canlarını vatanın ve ülkülerinin ebedi bekçiliğine feda ettiler. Mehmet Buldu’nun destanı, bir memurun davası uğruna nasıl en büyük fedakârlığı yapabileceğinin, korkuyu nasıl yenebileceğinin ölümsüz bir kanıtı olarak tarihe yazıldı.
"Onlar sadece bedenen parçalandılar; ancak 18 Temmuz 1979 günü dökülen her damla kan, uğruna savaştıkları büyük idealin ebediyen sönmeyecek meşalesi oldu."