"Vatan, unutulmuşluğun gölgesinde değil, feda edilmiş bir yüreğin ateşiyle yanar ve o yürek, Cafer Altıntaş’ın kalbiydi."
YÜREĞİNDEKİ EBEDİ MİRAS
Bazı isimler vardır ki, tarihe kuru satırlar halinde değil, adanmışlığın mühürlenmiş birer destanı olarak işlenirler. TÜRK MİLLİYETÇİSİ ÜLKÜCÜ ŞEHİT CAFER ALTINTAŞ, işte bu destanların sarsılmaz bir sütunudur. O, sadece bir birey değil; bir inanışın, bir duruşun ve millet sevgisinin en saf halinin cisimleşmiş haliydi. Kimliğini; davasına duyduğu sarsılmaz sadakatle, ruhunu ise milleti için yaşama kararlılığıyla tanımladı. Onun kimliği, bir aidiyetten öte, üzerine giyilmiş bir zırh, tutulan kutsal bir yemindi.
İSTANBUL: SON MÜCADELE MEYDANI
Yıl 1980’di. Türkiye, karanlık gölgelerin ve hain hesapların kol gezdiği, fırtınanın en şiddetli estiği günleri yaşıyordu. Ve o fırtınanın tam kalbi, yedi tepeli İSTANBUL’du. Cafer Altıntaş, kaderinin yazıldığı bu kadim şehirde, inancının bayrağını en yüksekte tuttu. Onun için İstanbul, sadece coğrafi bir yer değil, milletin bekası için verilen mücadelenin nefes alınan, tehlikenin her köşede pusuda beklediği bir arenaydı. O, bu karmaşanın ortasında, inandığı değerlerden zerre taviz vermeden dimdik ayakta duran bir meşale oldu.
BİLİNMEYENİN GÖLGESİNDEKİ BÜYÜK FEDAKÂRLIK
Onun hikâyesini daha da yüce kılan, biyografisinin sır perdesi arkasında kalmış olmasıdır. Nerede doğduğu, hangi mesleği icra ettiği, onun azminin önünde bir engel değildi. Zira o, doğduğu toprağın değil, uğruna ölmeyi göze aldığı tüm vatanın oğlu, mesleği ise kalemden kılıca, vatanın bekçiliğini yapmaktı.
En büyük kahramanlık ise, Cuma namazından dükkana döndüğünde oğlu Bayram dükkandaydı. Müşteri gibi gelen iki DEV-SOL militanından biri dükkanın arka tarafında diğeri de ön ofis tarafında yer almıştı. Ülküdaşımız, gelenlerin niyetini anlamıştı. Dükkanda bulunan sobanın içinden silahını almaya kalktı. Çapraz ateşe alan iki katilin silahlarından çıkan 14 kurşun ile ağır yaralandı. Almış olduğu ağır yaralardan dolayı şehit oldu.
18 TEMMUZ 1980: VEDA VE YÜKSELİŞ
Ve o gün geldi. Takvimler, bir yiğidin sonsuzluğa yürüdüğü tarihi gösterdi: 18 TEMMUZ 1980. O, artık yorgun İstanbul sokaklarında yürüyen bir fani değil, inancının doruğuna ulaşmış, davasının sancağını şehadetiyle kutsamış bir Ülkücü’ydü. İstanbul'un taşları, o son nefese şahitlik ettiğinde, Cafer Altıntaş’ın ismi, Türk Milletinin hafızasına silinmez bir harfle kazındı. Kanı, uğruna savaştığı toprakların mührü oldu. O ölmedi; o, milletinin göğünde parlayan, karanlığa meydan okuyan bir yıldıza dönüştü.
"Bazı isimler sadece tarihe değil, uğruna can verdikleri davanın ruhuna yazılır; Cafer Altıntaş da o ruhun sonsuz bekçisidir."