"Vatan, bir duruştur; eğilmeyen başların gölgesinde büyür."
KİMLİĞİ VE YÜKSEK MİRASI
İstanbul’un kalabalığına karışmış, fakat ruhu asil bir duruşla ayrılmıştı Özcan Aytekin. 1978 yılının o çetin günlerinde, yirmi yedi yıllık ömrüne sığdırdığı azmiyle bir meşale gibi yanıyordu. Küçükçekmece’de ikamet eden bu genç adam, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü'nde öğrenciydi; ancak onun esas okulu, milletinin ruhuydu. Gençliği kucaklayan o karanlık fırtınaya, komünist kültür emperyalizminin zehirli rüzgârına karşı dimdik durdu. Özcan’ın her nefesi, Türk ve Müslüman kalabilmenin şerefini yaşamak adına verilmiş bir yemindi.
İDEAL UĞRUNA BİR ADANMIŞLIK
Bu, sadece bir tercih değildi; bu, bir saf belirlemeydi. O dönemde binlerce genci yabancılaştıran ideolojik akımlara rağmen, Özcan Aytekin, safını ülkücü hareketin saflarında, sarsılmaz bir inançla belirledi. O, kuru bir siyasetin değil, tarihin yüklediği bir namusun ve bir medeniyetin savunucusuydu. Özcan, bayrağın gölgesini karanlık emellerden korumayı hayatının en kutsal gayesi bildi. Bu adanmışlık, onun kaderini de, milletinin hafızasındaki yerini de mühürledi.
17 TEMMUZ 1978: SON YAZ GÜNÜ
Takvimler 17 Temmuz 1978’i gösterdiğinde, İstanbul sıradan bir güne uyanırken, Özcan Aytekin ebediyete doğru son yolculuğuna çıkmak üzereydi. O gün, herhangi bir tarih değildi; bir kahramanın destanının yazıldığı, kanla imzalanan bir ahdin günüydü.
MENEKŞE İSTASYONUNDA KADERİN ÇEMBERİ
Menekşe Tren İstasyonu, o uğursuz gün, bir pusu noktasına dönüştü. İdeolojik nefretin kör ettiği devrimci solcu-komünist militanlar, Özcan Aytekin’in etrafını demirden bir çember gibi sardı. Bu, silahsız bir gence karşı düzenlenmiş, korkakça bir kuşatmaydı. Ancak Özcan, etrafındaki çemberi fark ettiğinde dahi, davasının büyüklüğü ile dimdik durdu.
Ülküdaşımız, sayıca üstün düşman gücü tarafından derdest edilip, Menekşe’nin çamlıklarının arasına, karanlığın ve sessizliğin hüküm sürdüğü o ıssızlığa kaçırıldı. O anlar, metanetli bir yüreğin son direnişini, davasından vazgeçmemenin sessiz yeminini içeriyordu. Zira o çamlıklar, Özcan'ın boyun eğmediği son kale, son duruşu oldu. O çamlıklar, teslimiyetin değil, fedakârlığın adını fısıldadı.
VAHŞETİN GÖLGESİNDE YÜCELİŞ
Düşman, teslim alamadığı ruhu, kurşunlarla susturmayı seçti. Ülküdaşımız, vahşice ve kurşunlanarak şehit edildi. Bu eylem, sadece bir cana kıymak değil; bir idealin sesini kesmeye çalışmaktı. Ancak kurşunlar, Özcan’ın bedenine işlerken, onun davasını ve adını milletin vicdanına altın harflerle kazıdı. O, eğilmediği için canını verdi; ve bu, tarihin en büyük kahramanlık mührü oldu.
Özcan Aytekin, yirmi yedi yaşında, inancı uğruna verdiği sözü tutarak ebedi yurduna yürüdü. Cenazesi, arkasında bıraktığı şerefli duruşun nişanesi olarak, Küçükçekmece-Tepeüstü mezarlığında toprağa verildi. O, sadece toprağa verilmedi; bir ülkenin geleceği için tohum oldu.
"Ölüm, yeminini tutanlar için son değil; sonsuzluğun ilk adımıdır."