"Bazı ruhlar, hürriyetin bedelini doğmadan öder. Onlar, zindanı bile bir dava meydanına çevirenlerdir."
KÖKLERİN GÖÇÜ VE ADANMIŞLIĞIN MİRASI
Velican Oduncu’nun kaderi, daha doğmadan çizilmişti. O, sadece İstanbul’da dünyaya gelmiş bir genç değildi; omuzlarında, Komünist Çin zulmünün bitmek bilmeyen katliamları yüzünden anavatanı Doğu Türkistan’ı terk etmek zorunda kalmış bir ailenin derin sızısını taşıyordu. Osman Batur’un idamından sonra bile dinmeyen bu kıyımlar, Türk milletinin göç ve sürgün acısını Velican’ın ruhuna miras bırakmıştı. Velican, daha kundakta iken, baskının ve zulmün ne demek olduğunu çok iyi bilen bir ocağın evladıydı.
14 YAŞINDAKİ DEVİN ZİNDANA YÜRÜYÜŞÜ
Henüz buluğ çağına yeni adım atmış, bıyıkları yeni terlemekte olan bu genç yürek, Türkiye topraklarında da Komünist düzenin sinsi işgal tehdidini fark etti. Ailesinden öğrendiği kadarıyla zulmün rengini tanıyan Velican, tereddütsüz bir kararlılıkla ülkücülerin safında yerini aldı. Ancak karanlık güçler, saf ve yeni yetişen bu sesi susturmakta gecikmedi. O dönemin Komünist polis örgütü olan Pol-Der tarafından tutuklandı.
14 yaşındaki bu fidan, Pol-Der’li polislerin ağır işkenceleri altında akıl almaz bir iftirayı, tam yedi kişinin katili olduğu suçlamasını üstlenmek zorunda bırakıldı. Adaletsiz bir hükümle 39 yıla mahkûm edildi. Alman derin devletinin kontrolündeki Hürriyet ve Cumhuriyet gibi gazeteler, bu masum genci hemen manşetlerine taşıyarak onu "ölüm makinesi" ilan ettiler. Velican Oduncu, henüz hayatın baharındayken, davası uğruna, iftiranın ve zindanların en derin karanlığına gömüldü.
ZİNDANIN KANATLI DOSTLARI VE DİRENÇ
Velican’ın zindan hayatı on yıl sürdü. Çeşitli cezaevlerinde geçen bu zorlu süreç, onun ruhunu asla esir alamadı. İftira ve haksızlığın ördüğü duvarların arkasında, özgür dünyaya açılan tek bir pencere vardı: Cezaevi maltasına konan kuşlar.
O, bu küçük, kanatlı dostlarına yiyecek verir, onların kendisine alışmasını sağlardı. Kuşlar, Velican’ın içinde taşıdığı saflığın, merhametin ve dışarıdaki hayata olan sarsılmaz bağlılığının sessiz tanıklarıydı. Velican, tüm baskılara ve yalın yalnızlığa rağmen, kuşlarına gösterdiği bu şefkatle ruhunun teslim alınmasına izin vermedi.
NAMUSUN VE İMANIN EN BÜYÜK SINAVI
Velican, on yıllık zindan hayatının ardından, tarihin en ağır teklifiyle karşı karşıya kaldı. Onu özgürlüğe kavuşturmayı vadeden hain eller, ülkücü kimliğini kirletmeye kalkıştı. Kendisine cezaevinden kaçırılma teklifi yapılmış, karşılığında ise dönemin lideri merhum Turgut Özal’ı vurması istenmişti. Teklifin kabulü, Velican’a yurtdışına çıkış garantisi ve yepyeni bir hayat sunuyordu.
İşte tam bu anda, bir dava adamının ahlaki pusulası, tüm zindanlardan daha güçlü bir sesle konuştu. Velican Oduncu, hürriyetin ve canının bedelini davasına ihanet ederek ödemeyi reddetti ve bu teklifi yapanların yüzüne haykırdı:
“Ben dava adamıyım, kiralık katil değilim, üstelik alnı secdeye değmiş olan birine kurşun sıkmam.”
O an, Velican Oduncu sadece canını değil, kahramanlık mirasını kurtarmıştı.
KAHRAMANLIĞIN MÜHÜRLENDİĞİ GÜN
Bu cesur ve ödün vermeyen duruş, Velican’ın ölüm fermanı oldu. Başka bir kiralık katil bulunmuş, suikast başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ancak suikastın arkasındaki şebeke, kendilerine karşı çıkan ve her şeyi açığa vurma ihtimali olan Velican’ı susturmak zorundaydı.
16 Temmuz 1988 tarihinde, Gaziantep Cezaevi’nin maltasında, Velican yine kuşlarıyla ilgilenirken, arkasından sinsice yaklaşan bir mahkûm tarafından şişlenerek şehit edildi.
İlk bakışta olay, basit bir "kuş meselesi" tartışması gibi gösterilmek istense de, o karanlık günün gerçek sebebi, Velican’ın son sözlerinde saklıydı: O, teklifi reddettiği gibi, bu korkunç komployu ifşa etmek üzereydi. Velican Oduncu, 30 yıl boyunca süren zulmün, iftiranın ve zindanların ardından, ne pahasına olursa olsun teslim etmediği inancı ve namusu uğruna can verdi. O, bir kiralık katil olmayı reddederek, 16 Temmuz 1988’de bir şehit olarak ebediyete yürüdü.
"Tarih, bir bedel ödeyenleri değil, bedeli namusuyla ödemeyi reddedenleri yazar. O, son nefesinde bile bir dava adamıydı."