"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz, onlar bir yeminle mühürlenir ve o yemin, bir milletin kaderine ışık olur."
KİMLİK VE DOĞUŞUN DESTANI
1951 yılında, Anadolu’nun zorlu ama bereketli toprağı olan Osmaniye’nin Bahçe ilçesi, Arıklıtaş Köyü’nde bir fidan yeşerdi: Ali Avşar. Abidin Paşa Avşar ve Dudu Hanım’ın ocağında, 12 evladın ilki olma onurunu ve ağır sorumluluğunu taşıyordu. O, sadece bir çocuk değil, büyük bir ailenin ilk direğiydi. Doğduğu yer, aynı zamanda şehadetine tanıklık edecek olan kutsal bir eşikti.
ADANMIŞLIĞIN YOLU VE DURUŞU
İlkokulu bitirdikten sonra manevi derinliği aradı; Kur’an kursunda ilk ışığını buldu. Hayatın çetin mücadelesine atıldı; ekmeğini alın teriyle kazanan bir emekçiydi. Askerlik vazifesinin ardından, İskenderun Demir-Çelik Fabrikası’nın çelik kalbine mührünü vurdu. Ancak onun davası demirden ve çelikten daha sağlamdı. Ali Avşar, Türk Milliyetçiliğinin sarsılmaz bir temsilcisi, İskenderun Ülkücü İşçiler Derneği’nin adanmış bir üyesiydi. Evliydi; geride bıraktığı bir yuvası ve kıymetli evlatları vardı. O, hem ocağının reisi hem de davasının fedaisi olarak yaşıyordu.
ATEŞ ÇEMBERİ VE SON GÖREV
1977 baharı, sadece doğanın değil, ülkenin de kanayan yaralarını açığa çıkarıyordu. Ali Avşar, inancının ve kimliğinin bedelini ödemeye çağrıldı. Nisan ayının ilk günlerinde, ideolojik çatışmanın ateşi onu buldu; Maden-İş Sendikası militanlarının hain saldırılarına hedef oldu. Geri adım atmadı, sancağı düşürmedi.
Çatışmanın ortasında bile babalık görevini unutmadı. Gönlünde yatan aslanlar, canından çok sevdiği çocukları köyde, Arıklıtaş’ta bekliyordu. Onları tehlikeli ortamdan uzaklaştırmak, evlatlarına kavuşmak zorundaydı. En büyük tehlikeyi bilse de, evlatlarına olan hasreti ve sorumluluğu onu yurduna doğru çekti. Bu yolculuk, sadece bir geri dönüş değil, bir kahramanın son menziline doğru attığı adımlardı.
KÖY MEYDANINDAKİ EĞİLMEZ VEDA
10 Nisan 1977 sabahı, saatler 08.30’u gösterdiğinde, Arıklıtaş’ın köy meydanı onun son nöbet yeri oldu. Köyünden ayrılmak, çocuklarını emniyete almak için dönüş aracını bekliyordu. Bir baba, bir işçi, bir ülkücü... Hepsi aynı anda o meydandaydı.
O an, karanlık ve hain bir el, memleketin kalbine kurulan pusuyla harekete geçti. TÖB-DER üyesi ve Okul Müdürü olan Hüseyin Kaya tarafından hedef alındı. Ali Avşar, doğduğu topraklarda, çocuklarına ulaşamadan, kararlılığının bedelini canıyla ödedi.
ŞEHADETİN MÜHRÜ
Osmaniye semaları, 10 Nisan 1977’de bir yiğidin düştüğüne değil, sonsuzluğa yükseldiğine şahitlik etti. İşçiydi, baba idi ve davasına sadıktı. Hayatı, adanmışlığın en saf tablosu olarak o köy meydanına mühürlendi. O, sadece bir can vermedi; o, inandığı değerler uğruna fedakârlığın en yüce örneğini göstererek, Türk Milliyetçiliğinin şehitler kervanına adını altın harflerle yazdırdı.
"Ali Avşar’ın o köy meydanında akıttığı kan, sadece toprağı sulamadı; o kan, vatanseverliğin unutulmaz ve sarsılmaz yeminini tarihe kazıdı."