"Bazı hayatlar takvimlerle değil, uğruna yandıkları ateşle ölçülür. Bedri Akbaş’ın öyküsü, 19 yaşında tamamlanmış bir destandır."
KAHRAMANIN SİLİNMEZ İMZASI
O, Kahramanmaraş’ın, dağları çetin, insanı vakur Elbistan ilçesi, Çatova (Maraba) Köyü'nden yükselen bir ses, bir iradeydi. Adı Bedri Akbaş’tı. Türk Milliyetçiliği davasına adanmışlığın en saf, en gözü pek örneklerinden biri olarak, 14 Temmuz 1978 tarihinde henüz çok gençken, milletinin tarihine şehadet mührünü vurdu. O, sadece bir birey değil, zorlu bir dönemin üzerine yürüyen fedakârlığın ta kendisiydi.
ON DOKUZ YAŞIN YÜKÜ VE ADANMIŞLIK YEMİNİ
Bedri Akbaş, hayatın tüm ağırlığını omuzlamış, ancak davasının yükü altında asla ezilmemişti. Henüz on dokuz yaşındaydı. Gündüzleri lise sıralarında otururken, geceleri gençliğin ve idealin meşalesini taşıyordu; okulunun Ülkücü teşkilat başkanıydı. Bu, tehlikenin doğrudan kalbine talip olmak demekti.
Dahası, o sadece bir öğrenci ve lider değildi. Genç yaşta yuva kurmuş, geride dünyalar güzeli bir kız evladı bırakmıştı. Bir baba, bir eş, bir evlat ve bir lider olarak; hayatın tüm güzelliklerini feda edebilecek kadar büyük bir inançla, geleceği için değil, milleti için yaşamayı seçti. Onun kahramanlığı, sahip olduğu her şeyi kaybetme pahasına duruşunu değiştirmemesinden kaynaklanır.
DİRENİŞİN SOY AĞACI VE AĞABEYİN GÖLGESİ
Bedri Akbaş’ın adanmışlığı, bir ailenin çileli mücadelesinin parçasıydı. O şehit edildiği sırada, abisi Hasan Hüseyin Akbaş, ETKO davası yüzünden Adana Cezaevinde hürriyetinden mahrumdu. Bu, Bedri’nin karanlık tünelin sonunu görerek, abisinin çektiği acıya tanık olarak dahi yolundan dönmediği anlamına geliyordu. İdeal, bu iki kardeşin ruhunda demirden bir bağ kurmuştu. Abisi demir parmaklıklar ardında adaleti beklerken, Bedri dışarıda, en büyük tehlikenin karşısında, davasının sancağını tek başına taşıyordu.
14 TEMMUZ'UN VURUCU AKŞAMI
Takvimler 14 Temmuz 1978’i gösteriyordu. Elbistan’ın Köprübaşı semti, sıradan bir Cuma akşamını yaşarken, Bedri Akbaş bir ülküdaşıyla birlikte, saat 19.00 sularında yolda yürüyordu. Bu, bir liderin, bir öğrencinin, bir babanın sadece yürüdüğü an değildi; bu, hedef tahtasına cesaretle yürüdüğü andı.
Çok geçmeden, karanlık pusu devreye girdi. Devrimci solcu-komünist militanlar, sayı ve silah üstünlüğüne güvenerek alçakça bir silahlı saldırı düzenledi. Bedri Akbaş, cepheden, inancının bedelini en ağır şekilde ödedi. O an, bir liderin sarsılmaz duruşu, gençliğinin tüm umutlarıyla birlikte memleket toprağına düştü. Kahramanmaraş, o gece, en yiğit evlatlarından birini kaybetmişti.
İDEALİN SON NEFESİ VE MARAŞ TOPRAĞINDA EBEDİYET
Davasına olan mutlak sadakati, genç yaşında kanıyla mühürlenirken, Bedri Akbaş şehadet mertebesine erişti. Onun kanı, ideallerin ne pahasına olursa olsun savunulması gerektiğini Elbistan’ın sokaklarına kazıdı. Cenazesi, doğduğu, ilk nefesini aldığı ve uğruna son nefesini verdiği topraklara, köyünde defnedilerek vatanıyla sonsuza dek kucaklaştı.
Bedri Akbaş’ın hayatı kısa sürdü, ama bıraktığı iz, bir ömre sığmayacak kadar derindir. O, sadece 19 yaşında bir öğrenciyken, milletine olan borcunu en yüce bedel ile ödemiş, adını ülkücülük tarihinin şeref sayfalarına altın harflerle yazdırmıştır.
"O, vatanın bekçiliğini, elinde kalem varken dahi silah sesleri arasında üstlendi. Bedri Akbaş, gençliğin cesaretini, şehadetinin ebedi meşalesiyle aydınlatmıştır."