"Bazılarının kaderi, vatanın mührüyle yazılır; onlar için yuva, sadece evin dört duvarı değil, uğruna can verilen toprağın tamamıdır."
ADININ ARKASINDAKİ İDEAL
Hüseyin Çardak. Bu isim, Çanakkale’nin Gelibolu topraklarında doğmuş, mütevazı hayatını büyük bir adanmışlığa adamış bir yiğidin yeminidir. O, sadece bir birey değil, Türk Milliyetçiliği davasına gönül vermiş bir Ülkücüydü. Kuru bir tarihten ibaret olmayan bu hayat, 12 Temmuz 1979 günü, şahadet sancağı altında ebediyete yükseldi.
ALIN TERİ VE YÜREKTEKİ SANCAK
O, hayatını basit bir onurla kazanıyordu: İşçiydi. Bileğindeki güç, ekmeğini ve helal rızkını ailesine götürmenin yegâne yoluydu. Evliydi ve biricik bir evlat babasıydı. Onun dünyası, çoluk çocuğunun geleceği ile Ülkücü İşler Derneği çatısı altında savunduğu büyük Türkiye idealinden ibaretti. Gündüzleri alın terini akıtan bu kahraman, geceleri davasının nöbetini tutuyordu. İşte bu fedakâr adamın, sessizce taşıdığı bu iki yük (aile sorumluluğu ve milli ideal) onun kahramanlığını kat kat artırıyordu.
GELİBOLU’DAKİ HAİN PUSU
Her şey, bir yaz akşamının karanlık gölgesinde, 8 Temmuz 1979 günü başladı. Hüseyin Çardak, gün boyu çalıştığı işinden, ailesine kavuşmanın huzuruyla evine dönmekteydi. Ancak, Gelibolu’nun sokakları, namertliğin ve hainliğin kurduğu bir tuzağa sahne oldu. İdeolojilerinin esiri olmuş, devrimci solcu-komünist militanlar, iki kişiydiler ve karanlığı kendilerine siper edindiler.
Onurlu bir işçi, arkadan kurulan pusuyla karşılaştı. Eli silah tutanların karşısında, sadece vatan sevgisiyle dolu yüreği ve dürüstlüğü vardı. Gözlerini dahi kırpmadan, kahpece ateş açarak ülküdaşımızı ağır yaraladılar. Pusu kuruldu, kurşunlar sıkıldı. Ancak o an, Hüseyin Çardak’ın bedeni yıkılsa da, davasının ruhu dimdik ayakta kaldı.
DÖRT GÜNLÜK DİRENİŞ VE SON YOLCULUK
Hain saldırının ardından kahramanımız hemen hastaneye kaldırıldı. Gelibolu’da başlayan yaşam mücadelesi, ne yazık ki yetersiz kaldı. O, sadece yaralı bir bedendi, aynı zamanda vatanın geleceği için direnen bir ruhtu. Bu sebeple, umutlar sönmesin diye, İstanbul’a doğru zorlu ve acil bir yolculuğa çıkarıldı.
8 Temmuz’da başlayan bu çetin imtihan, dört uzun gün sürdü. Hüseyin Çardak, kurşunların yarattığı cehennemde, her nefesiyle hayatı ve ülkülerini savundu. Doktorların ve sevenlerinin bütün çabalarına rağmen, bedeni bu ağır yorgunluğa daha fazla dayanamadı. O, yatağında dahi mücadelesini sürdüren bir askerdi.
ŞEHADETİN SONSUZLUĞU
Tarih 12 Temmuz 1979’u gösterdiğinde, Çanakkale’nin fedakâr evladı, İstanbul’da, destanların yazıldığı o kutsal makama ulaştı. İşçiydi, babaydı, ülkücüydü. Hayatını sessizce kazanırken, şahadetini gürültüyle ilan etti. Hüseyin Çardak, davasına olan bağlılığın, bir işçinin bile en büyük kahramanlık destanını yazabileceğinin sarsılmaz kanıtı olarak, aziz şehitlerimiz arasındaki yerini aldı. O, Gelibolu’dan yükselen, asla unutulmayacak bir direniş yeminiydi.
"Şehitler ölmez; onlar, geride bıraktıkları adanmışlık yeminiyle, karanlığın üzerine doğan her güne damgasını vuran ölümsüz meşalelerdir."