"Bazı babalar, çocuklarına sadece bir yuva değil, uğruna ölecekleri bir vatan bırakmak için yaşar. Kemal Özbek de o yiğitlerdendi."
KİMLİĞİ VE VAZGEÇİLMEZ ADANMIŞLIK
O, fırtınalı 1980 öncesi yıllarda, inancını ve Türklüğün şerefini bayraklaştıran sarsılmaz bir ülkücüydü. Adı Kemal Özbek. Hayatını Tapu Kadastro’da memur olarak sürdüren, toprağa hizmet eden, sade bir vatandaş suretinde, ancak ruhunda destanlar taşıyan bir kahramandı. Evliydi, bir yuvaya babalık ediyordu. Ancak O’nun yuvası, sadece dört duvardan ibaret değildi; O’nun yuvası, Türkiye’ydi. Ülkesinin komünistleştirme tehlikesi ve kültürel emperyalizm tehdidi altında olduğu en zor zamanlarda, varlığını Türklüğü ve İslami yaşamı müdafaa eden ülkücü harekete adamıştı. O, sadece bir memur değil, milliyetçi duruşun sessiz ve kararlı bekçisiydi.
BİR YUVANIN DERDİ VE KADERİN KESİŞMESİ
Takvimler 11 Temmuz 1980’i gösteren o karanlık güne yaklaşırken, Kemal Özbek bir babanın en kutsal vazifesiyle yüzleşti: Çocuğu hastaydı, ilaç bulması gerekiyordu. Cephelerin sokaklara indiği, ölümün kol gezdiği İstanbul’da, bir canı kurtarmak için attığı her adım, bir kahramanlık yeminiydi. O, siyasi bir eylem için değil, bir babanın acil ihtiyacıyla tehlikenin tam ortasına yürüdü.
HİYANETİN SESSİZ TUZAĞI
Ancak bu arayış, kalleşçe kurulmuş bir tuzağın başlangıcı oldu. Sokakta, beklenmedik bir anda iki polis yanına yaklaştı. Görevlerinin gereği gibi değil, bir pusuya hizmet edercesine, kimliğini sordular, üzerini aradılar. Ülküdaşımızın üzerinde, hayatını kurtaracak bir silahtan eser yoktu.
İşte bu an, tarihe geçen en büyük hıyanetlerden biriydi. Polisler, üzerindeki yokluğun teyidini alarak, bilerek veya bilmeyerek, ülkücü düşmanları olan devrimci solcu-komünist militanlara açık bir fırsat sundular. Kemal Özbek’in savunmasız olduğunu, ellerinin boş olduğunu hasımlarına fısıldayan bir işaret, bir ateş çemberi kurulmuştu.
SİLAHLARIN BİTTİĞİ YERDEKİ SON HAMLE
Polislerin yanından ayrılır ayrılmaz, karanlık pusu harekete geçti. Üç devrimci militan, avlarının üzerine yürüyordu. Kemal Özbek, kaderinin çizildiği o son saniyelerde, bir kahramanlık dersi verdi. Üzerinde silah olmadığını biliyordu, ancak geri çekilmedi. Gözlerinde ne korku ne de teslimiyet vardı; sadece o anki vazifesine adanmışlık parladı.
Elini beline attı. O boşluğa, sanki en büyük mühimmatı varmışçasına kararlıca dokundu. Bu bir blöftü, ancak aynı zamanda bir meydan okumaydı. Silahsız bir adamın, yalnızca duruşuyla zalime gözdağı vermesi, onurunu satmaması demektir. O an, Kemal Özbek, canını ortaya koyarak, geri çekilmeyen bir milliyetçinin ne demek olduğunu haykırdı. O, son bir hamleyle katillerini uzaklaştırmayı denedi.
Ancak düşman, onun silahsız olduğunu kesin olarak biliyordu.
TEMMUZ GECESİNİN KANLI MÜHRÜ VE EBEDİYET YOLCULUĞU
O boşluğa uzanan ele, kalleş kurşunlarla karşılık verdiler. Vücudu, inançları uğruna aldığı yaralarla kanlar içinde kaldı. Ağır yaralanan Kemal Özbek, canıyla mücadele ederek hastaneye kaldırıldı. Bir babanın, bir mücadelenin ve bir milletin umudu, o hastane odasında iki gün boyunca ölümle boğuştu.
Fakat 11 Temmuz 1980’de, İstanbul semaları büyük bir kahramanın ruhunu teslim ettiğine şahit oldu. Kemal Özbek, bir ilaç ararken şehit edildi, ancak bıraktığı miras, sadece bir ilaçtan çok daha değerliydi: Kendi canıyla, ihanete ve zulme karşı duran son kalkanın ne kadar sağlam olduğunu ispatladı.
O, arkasında sadece yetim kalan çocuklarını değil, uğruna can verdiği idealleri de bıraktı. O gün bir memur şehit olmadı; Tapu Kadastro kayıtlarındaki ismi ebediyete yazılmış bir Türk Milliyetçisi Şehit oldu.
"O, cephede değil, bir ilaç ararken şehit düştü; çünkü onun için vatan, hastası olan çocuğun arandığı sokaklardan ibaretti. 11 Temmuz 1980, onur mücadelesinin tarihidir."