"Bir adamın mesleği sadece elinin emeği değil, aynı zamanda ruhunun davasıdır. O, vatan için alın terini, hakikat için de canını verdi."
GÜMÜŞHANE’DEN YÜKSELEN İRADE
Toprağın derinliğinden gelen, sessiz ama sarsılmaz bir iradeydi O. Doğduğu yer Gümüşhane’ydi; dağların ve hasretin memleketi. Adı Mehmet Araz. Bu sadece bir isim değildi; o, kalbini ve ruhunu Türk Milliyetçiliği davasının sarsılmaz yeminine adamış, inancının sonuna kadar yürümeye kararlı bir Ülkücüydü.
EMEK VE İDEAL ARASINDAKİ YEMİN
Cihan şehrinin kalabalığı ve karmaşası içinde, Mehmet Araz hayatını bileğinin gücüyle, alın teriyle kazanıyordu. Mesleği, işçi. O, sadece ekmek parası için çalışmıyordu; her damla teri, adanmış olduğu ulvi davanın bedeliydi. O yıllar, fikrin kılıçtan keskin olduğu, karanlık gölgelerin ülkeyi tehdit ettiği çetin yıllardı. Mehmet Araz’ın işçi kimliği, davasına olan bağlılığını zayıflatmadı; aksine, duruşunu yoksulluğa ve zulme karşı sarsılmaz bir kale gibi güçlendirdi.
8 TEMMUZ 1980: KARAR ANININ SOĞUK AKŞAMI
Takvimler, tarihin en acımasız sınavlarından birini işaret ediyordu: 08 Temmuz 1980. Kader ağlarını İstanbul’da, düşmanlığın kol gezdiği sokaklarda örmüştü. Saatler 20.30’u gösterdiğinde, Siyavuşpaşa Caddesi Susen Çıkmazı’nda, bir evin önünde, Ülküdaşı Günay Kadakal ile omuz omuza oturuyordu. Bu, sadece bir dinlenme anı değil, vatan nöbetinin sessizce beklendiği kutsal bir an idi.
KAHRAMANLIĞIN SON YEMİNİ
Huzur, yedi sekiz karanlık gölgenin yaklaşmasıyla aniden bozuldu. İdeolojik nefretle körleşmiş, kin dolu komünist bir grup yaklaştı ve kahramanlarımıza meydan okudu. Sorgulayıcı ve tehditkâr sesler yükseldi: “Niye oturuyorsunuz,” “Siz faşist misiniz!”
Bu sorular, aslında bir teslimiyet çağrısıydı. Ancak Mehmet Araz, sayıca sekiz kat üstün olan düşman karşısında eğilmedi. Geri adım atmayı reddetti. Onun duruşu, sadece bir kavgaya girişmek değil, inancının son kalesini, davasının onurunu savunmaktı. Bu an, bir yiğidin kendi kaderini, tehlikeye rağmen kararlılıkla seçtiği son andı.
ATEŞ ÇEMBERİNE YÜRÜYÜŞ VE EBEDİ DÜŞÜŞ
Hain saldırı, aniden çıkan bir kavgaya dönüştü. Mehmet Araz, haksızlığa karşı onurun direnişini gösterirken, komünist militanların namlularından çıkan kurşunlara hedef oldu. O tereddüt etmedi, düşmana boyun eğmedi. Siyavuşpaşa’nın o dar çıkmazı, bir kahramanlık meydanına, bir fedakârlık arenasına dönüştü.
08 Temmuz 1980’de, İstanbul toprağı bir Ülkücünün kanıyla mühürlendi. Mehmet Araz, canını adadığı davanın şehidi olarak, tam da bulunduğu o yerde destanını tamamladı. Olay yerinde şehit düştü. Aynı anda, silah arkadaşı Günay Kadakal da ağır yaralarla mücadele etti. Mehmet Araz, alın terini akıttığı bu vatana, son olarak kanını da feda ederek, adını tarihin ve ülkü davasının unutulmaz şehitleri arasına kazıdı.
"Onlar, Mehmet Araz’ın bedenini yere düşürdüler; ama yüreğinden fışkıran ülkü, 8 Temmuz 1980’den bu yana sönmeyecek bir meşale olarak gökyüzüne yükseldi."