"Bir destan, sadece yazıldığı kalemle değil, uğruna yürünen son yolla ve dökülen ilk kanla mühürlenir."
KİMLİĞİ VE YÜKLENDİĞİ MİRAS
Bazı yiğitlerin doğum yeri, toprağın ta kendisi olur; adları ise inandıkları davanın bayrağına yazılır. O, sadece bir birey değil, 08 Temmuz 1980 tarihinde İstanbul semalarında yükselen bir adanmışlığın sesiydi. O, Türk Milliyetçisi Ülkücü Şehit Turgut Deniz’di.
Hayatının coğrafi başlangıcı, tarih kayıtlarında bir bilinmez olarak kalsa da; onun manevi duruşu, evli bir adam ve iki evladın babası olarak kurduğu yuvanın sıcaklığıyla sabitti. O, yürüdüğü yoldan ve taşıdığı ideallerden güç alan, yaşamını ailesi ve milleti arasında dengeleyen bir kahramandı.
CEPHEDEKİ MÜDÜR: ADANMIŞLIĞIN ROTASI
Turgut Deniz, sadece fikri bir savaşçı değildi; o, ülkücü adanmışlığını iş hayatına da taşıyan, alın teriyle hizmet eden bir neferdi. Kale Kilit Fabrikasında Muhasebe Müdürü olarak görev yapıyordu. Sayıların ardında, disiplini ve dürüstlüğüyle bir duruş sergiliyor; MİSK’e bağlı ÇELİK-İŞ sendikasına üyeliğiyle de, emeğin ve milli sanayinin yanında yer alıyordu. Onun makam koltuğu, sadece bir idari birim değil, milli üretimin ve işçinin hakkının korunduğu bir mevziydi.
O KARANLIK GÜN: 08 TEMMUZ 1980 SABAHI
Tarih 08 Temmuz 1980’i gösterdiğinde, İstanbul henüz uyanmamıştı. Saat 7.50 sıralarıydı. Görev ve sorumluluk bilinci, onu direksiyona çağırmıştı. Fabrikaya ait olan 34 N 7706 plakalı servis otosunu bizzat kullanıyordu. Yanında, aynı inanç ve aynı görev aşkıyla yola çıkmış iki yol arkadaşı vardı: Fabrikanın İşletme Müdürü Bleda Aybars Tekin ve İdare Amiri Turgut Çelme.
Bu, sıradan bir iş yolculuğu değildi; bu, ülkücü duruşun her gün yeniden teyit edildiği tehlikeli bir rotaydı. Ve o sabah, kaderin pususu Bağcılar’da kurulmuştu.
BAĞCILAR KÖPRÜSÜNDE KESİLEN YOL
İstanbul Bağcılar Atatürk Caddesi üzerindeki köprü durağı, o sabah tarihin kanlı bir anına sahne oldu. Milletin geleceğini komünist ideolojiye teslim etmek isteyen karanlık eller, THKP-C örgütü mensubu olan, biri kız dört devrimci solcu-komünist militan aracılığıyla Turgut Deniz ve arkadaşlarının önünü kesti.
Bu bir çatışma değil, soğukkanlı bir pusu, bir infaz girişimiydi. Yiğitler, sabahın erken saatinde, görev bilinciyle yola çıkmışken, ellerinde silahlar olan üç militan aniden ateş açtı.
DİREKSİYONDAKİ ŞEHADET ANITI
Kurşunlar, düşmanın hedefinde olan ilk kişiyi, rotayı tutanı, davanın simgesini buldu. Turgut Deniz, o anda, oturduğu koltuğu bir siper, kullandığı aracı bir kale haline getirdi. Beyninden aldığı kurşun darbesiyle, tam da görev başındayken, direksiyonun başında şehit oldu.
O, sadece bir kaza geçirmedi; o, milletinin ve inancının geleceği için atılan kurşunlara göğsünü siper etti. Şehit oluş anı, onun hayatının özetiydi: O, rotadan sapmadı, son nefesine kadar ülkücü duruşunu korudu.
EBEDİYETE UĞURLANIŞ
Turgut Deniz’in kanı yerde kalırken, yanındaki iki yol arkadaşı da ağır yaralanmıştı. Bleda Aybars Tekin ve Turgut Çelme, hemen İstanbul Tıp Fakültesi hastanesine kaldırılmak üzere yola çıkarıldı. Ancak yolda, Turgut Deniz’in şehadet kervanına katıldılar.
O karanlık 08 Temmuz 1980 sabahı, Bağcılar’da üç ülküdaş, milli davanın bedelini en ağır şekilde ödedi. Onlar, fabrika kapısına değil, sonsuzluğa doğru son yolculuklarına çıktılar. Turgut Deniz, ömrünü vakfettiği yolda, makamında ve mesleğinde şehit olarak, adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazdırdı.
"O direksiyon, sadece bir aracı değil; bir davanın rotasını tutuyordu. Ve bu rota, 08 Temmuz 1980’de şehadetle zirveye ulaştı."