"Bazı yollar vardır ki, sonu sadece bir üniversite kapısı değil, bir milletin kaderidir. Bu yolların izi, ancak yüreğini feda edenlerin kanıyla çizilir."
KADERİN İMZASI
Tarih 08 Temmuz 1972’yi gösterdiğinde, Afyon’un Bolvadin ilçesinde doğmuş bir fidanın, bir öğrencinin hikayesi sonsuzluğa yazıldı. Adı: NİHAT TOSUNER. Şehadet mekanı: BAYBURT. Bu sadece kuru bir künye değil, bir dönemin ateşiyle mühürlenmiş, geri adım atmayan bir ruhun destansı imzasıdır. O, karanlık 1970’li yıllarda, Türkiye’nin en çetin cephesinde, bilginin ve fikrin uğruna savaşmayı seçmiş bir adanmışlık abidesidir.
BİR FİKRİN NÖBETİ
Yetmişli yılların başlarıydı. Üniversiteler, sadece bilimin yuvası değil, geleceğin davasının çarpıştığı meydanlardı. Sağ ve Sol fikirlerin hakimiyet mücadelesi öyle bir noktaya gelmişti ki, şehirlerin emniyeti ve kurumların ruhu bile bu ideolojik savaşın gölgesindeydi. Bu zorlu mücadelede, Erzurum Atatürk Üniversitesi de bir kale idi. İdeallerin geleceğe taşınması için, fedakarlık gerektiren büyük bir oyun oynanıyordu: Çalışkan, bilgili dava adamları, yüksek puanlar alarak fikrin neferlerini üniversite sıralarına yerleştirmek için sahte kimliklerle imtihanlara giriyordu.
Ankara’dan, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden (KTÜ) gelen, zekaları ve cesaretleriyle seçilmiş 5-10 arkadaşın arasında Nihat Tosuner de vardı. O, sadece bir öğrenci değildi; davası için tehlikeye atılmış bir neferdi. Bir gece önceden tüm hazırlıklar tamamlandı. Bu görev, içeride bir olay çıkması durumunda hayatlarının sonlanabileceği, asla kimliklerini ifşa etmemeleri gereken ölümcül bir yemindi.
ATEŞTEN SIÇRAYIŞ
İmtihan salonları, sadece kağıt ve kalem kokmuyordu; aynı zamanda barut ve ihanet kokuyordu. O kader anı geldi.
Nihat Tosuner, Erzurum'da, sınavın ortasında yakalandı. Görevliler durumu anlayıp dışarıdan polis çağırmaya yeltendiklerinde, Nihat kararını anında verdi: Geri adım atmayacaktı. Ne pahasına olursa olsun, yerine girdiği öğrencinin hayatını ve davasının sırrını korumak zorundaydı.
Bir aslanın son hamlesi gibi, delikanlı tereddütsüz bir kararlılıkla salondan dışarı değil, direkt tehlikeye atıldı. Pencereden sıçradı. Dışarıdaki grup onu kurtarmadan, o, kendi cesaretiyle kurtuluşu seçti. Bu sıçrayışın en büyük sebebi, sahte kimliğini alarak kaçmayı başarmasıydı. O, kendi canından önce, ideali uğruna girdiği yeminine sadakati kurtarmıştı.
AKIBET VE KAYIP
Nihat Tosuner, pencereden atlayarak sırra karıştıktan sonra, yer yarılmışçasına yok oldu. Olayın hemen ardından başlatılan yoğun aramalarda ne Trabzon’da ne kendi memleketi Afyon Bolvadin’de, ne hastanelerde ne emniyette bir iz bulunamadı. "Yok, yok." cevabı, kahramanın üzerindeki karanlık örtüyü daha da kalınlaştırıyordu.
Bir kahramanın son yolda yürüdüğü anlar, bazen tarihin sayfalarına sessizlikle yazılır. Erzurum ve Trabzon arasındaki Kop Dağı’nda meydana gelen bir minibüs kazası haberi, bu derin sessizliği yırtan acı bir fısıltı oldu. Üç gün geçti. Tekrar ısrarla Bayburt’a gidildi.
Bayburt Devlet Hastanesi’nde, yeni açılmış morgun görevlisi, kimsenin sahip çıkmadığı bir cesedin bulunduğunu söyledi. O bilinmezliğin ve çaresizliğin içinden çıkıp geldiler. Gördükleri suret, o yiğit öğrenciye aitti: Nihat Tosuner.
Hastane kayıtlarında adı yoktu, çünkü "sağ gelmediği" gibi çirkin ve yürek burkan bir mazeret öne sürülmüştü. Ancak o anlaşıldı ki, Nihat Tosuner, davasının son nöbetini Bayburt topraklarında tek başına vermişti.
YURDA DÖNÜŞ VE DESTANIN MÜHÜRLENMESİ
Değerli dava adamları İlhami Kafkas ve Prof. Hasan Erdoğan, Nihat’ı o sessiz morgdan alıp, doğduğu topraklara, Afyon’un Bolvadin kazasına doğru yola çıkardılar. Omuzlarında sadece bir naaş değil, bir fikrin şehit olmuş gençliğini taşıyorlardı.
Bu hüzünlü yolculukta, öndeki arabanın bagajında yatan rahmetli Nihat Tosuner’in naşını seyrederken, dava adamı İlhami Kafkas’ın gözyaşları boşanıyor, dudaklarından Nihal Atsız Hocanın "Yolların Sonu" şiirinin mısraları dökülüyordu.
Ailesinin halini hatırlamak bile, yıllar sonra dahi etleri diken diken eden bir acıydı. Ancak cenaze töreni muhteşem oldu. Afyon’un Bolvadin kazasında doğan Nihat Tosuner, yüz yıllar sonra Yunus Emre’nin o ezelî sözünü doğruluyordu: “BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER, ÜÇ GÜNDEN SONRA DUYALAR, SOĞUK SUYLAN YUYALAR, SÖYLE GARİP BENCİLEĞİM.”
Tarih bir kez daha yazıyordu: Bir fikir uğruna ölebiliyorsa, o fikir gerçektir, o dava ebedidir. Nihat Tosuner, bedelini canıyla ödeyerek, davasının ölümsüzlüğünü Bayburt’tan Bolvadin’e taşıdı.
"Bazı ölümler, sadece bir son değil; bir duruşun, bir yeminin ve fedakarlığın yüzyıllar sürecek sarsılmaz kanıtıdır."