"Bazı ömürler takvim yaprağıyla değil, ruhuna kazınan bir yeminle başlar; o yemin ki, sadece şehadetle tamamlanır."
BİR NEVŞEHİR RÜZGÂRI VE İDEALLERİN ADI
O, bir fikir neferiydi. Anadolu’nun kalbi Nevşehir’de başlayan hayat yolculuğu, onu milletinin geleceği için adanmışlığın merkezine, İstanbul’a taşımıştı. Ömer Naci Bayyurt, sadece genç bir üniversite öğrencisi değildi; İstanbul Fikirtepe Eğitim Enstitüsü İngilizce Bölümü’nde okuyan bu genç, aynı zamanda Türk Milliyetçiliği davasına gönül vermiş, yüreğiyle bu ülküye mühürlenmiş bir dava adamıydı.
1980 yılının o kasvetli günlerinde, şehirler birer çatışma alanına dönüşürken, Ömer Naci, inancından zerre kadar taviz vermeden dimdik duruyordu. O, karanlığa karşı yanan bir ışıktı.
ADANMIŞLIĞIN SON GECESİ VE KADERİN ÇAĞRISI
Takvimler, büyük bir fedakârlığın yazılacağı 7 Temmuz 1980 Pazartesi sabahına doğru ilerliyordu. Bir önceki gün, Ömer Naci Bayyurt ve sevgili yeğeni Serdar Öge ile birlikte Beşiktaş’taki dostlarının evine gelmişlerdi. Akşamın geç saatlerine kadar süren anlamlı bir oturumun ardından, yola çıkmak gerekti. Fakat geç saatler, zorlu koşullar... Dostluk, o yorgunluğu ve yolu erteledi. Ahmet Kılıçaslan, o evde kalmaları için ısrar etti. Bu ısrar, kahramanların son ortak kararı oldu.
Beş yiğit, Alim Ulusoy, Ahmet Kılıçaslan, Hayri Pamukçu, Serdar Öge ve Ömer Naci Bayyurt, o geceyi aynı çatı altında geçirdi. Her biri, ülkesinin geleceği için çırpınan birer kalpti, ancak hiçbiri şafağın bu kadar acı, bu kadar kahredici bir sona gebe olduğundan haberdar değildi.
ALÇAKÇA TUZAK VE SON VAKİT
Şafak, İstanbul’un üzerine henüz tül gibi yayılmıştı. Saatler 06:30’u gösterirken, dost evinde bir hazırlık telaşı vardı. Hayata veda edeceklerini bilmeden, basit bir sabah kahvaltısı kuruyorlardı. Ev sahibi Ahmet Kılıçaslan, Alim Ulusoy ve Ömer Naci Bayyurt el birliğiyle kahvaltılıkları hazırlarken, genç Serdar Öge odasında huzurla uyuyordu.
İşte tam bu an, kahramanların kader kapısı çalındı. Kapıyı çalanlar, en iğrenç maskeyi takınmışlardı: Kendilerini "polis" olarak tanıttılar.
ŞEHADET ANININ KORKUSUZLUĞU
Kapı açıldığında, içeriye hıyanet girdi. Polis kılığında gelenler, vicdanları kararmış altı devrimci solcu-komünist militan idi. Silahlar çekilmiş, nişan alınmış ve merhamet duygusu terk edilmişti.
Saldırı bir anda, bir kasırga şiddetinde başladı. Gözü dönmüş militanlar, ilk olarak Alim’i, ardından da vatan aşkıyla yanan Ömer Naci Bayyurt’u hedef aldılar. Geri adım atmayan bu idealist gençlerin üzerine kurşun yağmuru boşaltıldı. Silah sesleri evin duvarlarında yankılanırken, Ömer Naci, duruşunun ve inancının bedelini orada, dostlarının yanında ödedi.
Öfkenin kör ettiği hainler, uyuyan genç Serdar Öge’nin odasına kadar girdiler ve onu da kurşunlayarak katlettiler.
O dehşet verici sabahın sonunda, Ömer Naci Bayyurt, Alim Ulusoy ve Serdar Öge, canlarını davalarına feda ederek, tertemiz kanlarıyla şehadet makamına ulaştılar. Ahmet Kılıçarslan ise ağır yaralı olarak hayat mücadelesine tutundu. Karanlık bir köşeye saklanma fırsatı bulan Hayri Pamukçu, o kanlı sahnenin tek canlı tanığı olarak kaldı.
Ömer Naci Bayyurt, bir öğrenciyken inancı uğruna, 7 Temmuz 1980’de, 1980’lerin kanlı şafağında, adını milletin onur defterine altın harflerle yazdırdı.
"Onlar ki; son nefeslerini verirken bile inançlarına ihanet etmediler. Ve o şafakta dökülen her damla kan, bu milletin sarsılmaz destanına ebedi bir mühür oldu."