"Bazı hayatlar bir millete borçlu doğar; onlar, gölgelerin en kesif olduğu anda bile ışık olmaya yemin edenlerdir."
BÜNYAN'DAN YÜKSELEN GENÇ BİR YÜREK
Adı Alim Ulusoy’du. 1956 yılında Kayseri’nin Bünyan ilçesinden Anadolu’nun yiğitliğini yüreğine alarak doğmuştu. Yalnızca yirmi dört yıllık kısa ömrü, büyük bir ailenin ve yoksulluğun omuzlarına yüklediği sorumlulukla şekillenmişti. Maddi imkânsızlıklar, onu erken yaşta hayata atılmaya zorlamış, ancak o, her adımı ülkesine hizmet etme şuuruyla atmıştı. İstanbul Halkalı Gümrük Müdürlüğü’ndeki memuriyeti, onun sadece bir meslek değil, millî davasına adanmışlığının bir neferi olduğunu gösteriyordu. O, sıradan bir memur değil, davasının bekçisiydi.
TEHDİTLERİN ORTASINDA BİR MİSAK
İstanbul’un karmaşık ve tehlikelerle dolu sokaklarında, Alim Ulusoy’un yürüdüğü yol sürekli tehdit altındaydı. Gözü dönmüş düşmanların hedef listesinde adının yazılı olduğunu biliyordu. Can güvenliği kalmayınca, Beşiktaş’taki ikametini bırakmak zorunda kaldı; Fatih’te, kader arkadaşı Ömer Naci Bayyurt’un ve yeğeni Serdar Öge’nin yanında sığınak buldu. Tehditlerin artmasıyla değil, kararlılığının çelikleşmesiyle bilenen bu genç adam, geri adım atmadı. Hayatını feda etmeye hazır olduğunu sessizce ilan etmişti.
O SON GECE VE SON KARAR
Tarih 07 Temmuz 1980’i gösteriyordu. Alim, Ömer Naci Bayyurt ve Serdar Öge ile birlikte, bir dost yuvası olan Ahmet Kılıçaslan’ın Beşiktaş’taki evine gelmişlerdi. Akşam derinleşti, saatler karanlığı yuttu. Alim, tedbirin emrettiği sesi dinleyerek, Fatih’e dönmeleri gerektiğini söyledi. Ancak ev sahibi Ahmet Kılıçaslan, vaktin geçliğinden, yolların tehlikesinden dem vurarak, kalmaları için ısrar etti. Bu ısrar, kahramanların kaderini mühürleyen son karardı. Evde toplam beş can, şafağın değil, karanlığın pususunu bekliyordu.
ŞAFAK SÖKÜMÜNDE KURULAN PUSU
Sabahın ilk ışıkları henüz yeni söküyordu. Saatler 06:30’u gösterdiğinde, evde hareketlilik vardı. Ahmet Kılıçaslan, o son kahvaltıyı hazırlıyordu. Alim Ulusoy ve Ömer Naci, yardım ederek güneşi karşılıyordu. Serdar ise henüz uykudaydı. İşte tam bu huzurlu anda, şer kapıyı çaldı. Kapının arkasından, en alçakça yalan fısıldandı: "Polisiz."
Kapı, masumiyetle açılır açılmaz, içerideki ışık söndü. Devrimci solcu-komünist militanlar, ellerindeki silahlarla içeri daldılar ve hiçbir merhamet göstermeden kurşun yağmuruna başladılar. Sabahın aydınlığı, aniden dehşet ve ihanetle kaplandı. Alim Ulusoy, davasına adanmış yüreğiyle bu saldırının ortasında kaldı. O kurşunlar sadece bedenleri değil, bir milletin umutlarını da hedef almıştı. Uyuyan Serdar’ın odasına kadar girdiler, uyanmasına bile fırsat vermeden onu da kurşunladılar.
MİRASI VE EBEDİYET YEMİNİ
Cüretkâr saldırı bittikten sonra, hainler sessizce çekip gittiler. Geriye, vatan aşkıyla dolu üç yiğit bıraktılar. Alim Ulusoy, Ömer Naci Bayyurt ve Serdar Öge, o sabah olay yerinde şehadet mertebesine ulaştılar. Ahmet Kılıçarslan ise ağır yaralı olarak kurtuldu.
24 yaşındaki Alim Ulusoy, maddi imkânsızlıkların zorladığı hayatını, ideallerinin en yüksek mertebesinde sonlandırdı. O, bir memur olarak başladığı hayat yolculuğunu, bir kahraman olarak tamamladı. 07 Temmuz 1980, onun, ülküleri uğruna canını feda ettiği, korkusuz duruşunun mühürlendiği gün olarak tarihe yazıldı.
"Onlar, sabahın ilk ışıklarında düştüler; ancak döktükleri kan, bir milletin şafağını sonsuza dek aydınlattı."