"Yüreklerindeki iman, yaşları ne olursa olsun, bir milletin kaderini omuzlayanların ebedî yeminidir."
KÖKLERİNDEN ÇAĞLAYAN YÜREK: NEVŞEHİR’DEN BİR YİĞİT
Adı Serdar Öge’ydi. Nevşehir’in yiğit topraklarından fışkıran bir destan tohumuydu o. Alnında taşıdığı Türk Milliyetçisi Ülkücü onuru, genç yaşında çelikleşmiş bir imanın simgesiydi. Hayatını henüz yirmisine varmadan, 07 Temmuz 1980 tarihinde, ihanetin kol gezdiği o karanlık İstanbul semalarında tamamlayacağını elbette bilmiyordu. Bildiği tek şey vardı: Duruşunun bedeli, bazen canından aziz olabilirdi. O, işçi kimliğiyle alın terini dökerken, gönlünde taşıdığı ülkü uğruna en büyük işçiliği yapıyordu.
ON YEDİ YAŞIN ADANMIŞLIK YEMİNİ
Henüz on yedi yaşındaydı. Gencecik omuzlarına, gurbetin ve büyük davanın yükünü yüklenmişti. İstanbul’a, dayısı Ömer Naci Bayyurt’un yanına sığınmış, ekmeğini kazanmak için bir televizyon tamircisinin yanında çalışmaya başlamıştı. Fiziki varlığı bir tamirhanede olsa da, ruhu ülkülerin ateşiyle yanıyordu. Fatih ilçesinde bulunan Büyük Ülkü Derneği’nin (BÜD) sarsılmaz bir ferdiydi. O, sadece bir işçi değil, yurdun geleceği için cepheye yazılmış bir neferdi. Serdar Öge, gençliğini sokaklarda değil, davanın erdeminde, bayrağın gölgesinde geçiriyordu.
VEDAYA DÖNÜŞEN SON MİSAFİRLİK
Olay günü, takvimler 07 Temmuz’a dönerken, Serdar ve dayısı Ömer Naci Bayyurt, Beşiktaş’taki bir dost evine, Ahmet Kılıçaslan’ın yanına gelmişlerdi. Gece ilerlediğinde, yoldaşları Alim Ulusoy, Fatih’e geri dönülmesi gerektiğini söyledi. Fakat Ahmet Kılıçaslan, o gecenin bir dönüm noktası olacağını bilmeden, geç vakit olması sebebiyle kalmaları için ısrar etti. Bu ısrar, kaderin çizdiği son duraktı. Serdar Öge ve yoldaşları, o akşam geç saate kadar oturdu, sohbet etti. Bu, bir davaya gönül verenlerin, şehadete giden yoldaki son yoldaşlık meclisiydi.
TAN YERİ AĞARIRKEN GELEN HAİN VEBASI
Sabahın ilk ışıkları, saatler 06:30’u gösterirken, sükûnet hâkimdi. Ev sahibi Ahmet Kılıçaslan, kahvaltı hazırlığına girişmiş, Alim Ulusoy ve Ömer Naci Bayyurt da ona yardım ediyordu. Serdar Öge ise, yorgun bir günün ardından derin uykudaydı.
İşte tam bu huzur anında, kapı çalındı. Gelenler, alçaklığın en büyük perdesi arkasına gizlenmişti: Polis olduklarını söylediler. Kapının açılmasıyla, devrimci solcu-komünist militanlar, ellerindeki namluları kinle doldurmuş olarak içeriye hücum ettiler. Evin içindeki üç yiğit, şaşkınlık ve teslimiyet arasındaki o anlık boşlukta, kurşun yağmuruna tutuldu.
O hain saldırının vahşeti o kadar büyüktü ki, Serdar’ı dahi rahat bırakmadılar. Zalimler, uyuduğu odanın kapısını zorlayarak, daha gözünü açmaya fırsat bulamamış, on yedi yaşındaki bu fidanı kurşunladılar.
ŞEHADETİN SON NEFESİ
Onlar görevlerini tamamladıklarını zannederek çekip giderken, geride bıraktıkları tablo, bir milletin onur tablosuydu. Serdar Öge, dayısı Ömer Naci Bayyurt ve yoldaşı Alim Ulusoy, vatan topraklarında hain bir pusunun kurbanı olarak, olay yerinde şehadet mertebesine ulaştılar. Ahmet Kılıçarslan ise ağır yaralı olarak hayatta kalarak, o karanlık sabahın şahidi oldu.
Serdar Öge, 17 yıllık kısacık ömrüne, ülkü uğruna can vermenin onurunu sığdırdı. O, yatağında huzurla uyurken dahi, duruşunun bedelini canıyla ödemiş, adını ülkücü şehitler kervanına, kanıyla yazmıştır.
"Ve o sabah, uyku ile şehadet arasında bir saniyelik farkla, adı tarih sayfasına değil, milletin yüreğine kazınmıştır."