"Kimi zaman bir hayat, sadece tarihe değil; millete yazılan sarsılmaz bir yemindir. Kazım Torun, milletin sinesinde yanan o sonsuz ateşti."
07 TEMMUZ 1980: HAK VE HAKİKATİN KADER ANI
Türk milletinin hafızasına silinmez bir mühürle kazınan 07 Temmuz 1980 tarihi, Ankara’nın bozkırında bir yiğidin vatan uğruna can verişine şahit oldu. Bu tarih, sadece bir kayıp değil, aynı zamanda kararlılığın ve adanmışlığın destansı bir ispatıydı.
ERZURUM’DAN BAŞLAYAN YİĞİTLİK DESTANI
Şehit Kazım Torun (Kuru), toprağı sadakatle yoğrulmuş Erzurum’un bağrından fışkırmış bir fidandı. Hayat yükü erkenden omuzlarına binmişti. Babası rahmetli olmuş, o ise annesinin ve dört kız kardeşinin dayanağı, sığınağı olmuştu. Bir evlat, bir abi olmanın ötesinde, o Türk-İslam ülküsünün fedai ruhuydu. Ankara’nın Abidinpaşa semtinde yaşıyor, ancak ruhu hep kutsal davanın sancağında dalgalanıyordu. O, sadece bir dava adamı değil; gözü pek, yılmaz bir savaşçıydı. İnandığı değerler uğruna geri adım atmayacağına dair yeminini, duruşuyla her an tazeleyen bir Bozkurttu.
ADANMIŞLIĞIN ATEŞ ÇEMBERİ
Oğuldan yetim, kardeşe siper olan bu yüce ruh, ülkesini tehdit eden her karanlığın karşısında çelikten bir kalkan gibi durdu. Kazım Torun, ne pahasına olursa olsun, bu toprakların milli ve manevi bütünlüğünü savunanların en ön saflarındaydı. Onun için ideoloji, sadece kuru bir fikir değil; devletin bekası için ödenmesi gereken bir bedelin onuruydu.
GİMA DURAĞINDAKİ İHANET
Talihsiz 07 Temmuz gününde, öğlenin henüz on üçüncü saatinde (13:00), Ümit Abidinpaşa GİMA Durağında bekliyordu. Hayatın en sıradan anında, adanmışlık yemininin karşılığını ödeme vakti gelmişti.
Gelen, bu toprakların ruhundan kopmuş, yabancı ideolojilerin esiri olmuş; millete düşmanlık etmeyi askeri vazife sayan, devrimci solcu-komünist bir militandı.
İhanet, daima karanlığı ve alçaklığı seçer. Hain, otobüs durağını sinsice arkadan dolanarak, Kazım Torun’u en çirkin yerden, sırtından vurdu. Kahpe kurşun, inanç dolu bedene saplanmıştı.
YÜZÜNÜ DÖNDÜĞÜ SON KARAR
Ancak sırtından vurulmuş olmak, onun asil duruşunu değiştiremedi. Kahraman, hayatının son nefesini alırken bile kaçmayı, yere yığılmayı seçmedi. İhanetle yüzleşmek için sarsılmaz bir cesaretle geriye döndü.
O an, Kazım Torun’un sırtından dönmesi, sadece fiziksel bir hareket değil; Türk milliyetçiliğinin düşmana karşı gösterdiği onurlu bir meydan okumaydı. O, vurulmuş olsa dahi, katile alnını uzatarak şöyle diyordu sanki: “Benim inancım senin kurşunundan büyüktür.”
Bu cesaret karşısında paniğe kapılan düşman, namlusunu bu kez, ülkücülüğün ve onurun sembolü olan Kazım’ın alnına doğrulttu. Alnından yediği ikinci kurşun, Kazım Torun’un mücadelesini bitirmedi; aksine onu şehitlik mertebesine taşıdı. Bir Bozkurt daha, millet ve devlet yaşasın diye yeminini kanıyla mühürleyerek Ankara toprağına düştü.
O, sırtını dönüp kaçan değil; sırtından vurulduğu halde, son nefesinde bile katilin gözlerine bakarak ölmeyi seçen bir kahramandı.
"O, ne sırtını dönen ne de yere yığılan oldu. Kazım Torun, milletin bekası için, alnından vurduğu düşmanına dahi cesareti miras bırakan bir destandır."