“Bazı hayatlar takvimlerle değil, taşıdıkları davanın ağırlığı ve uğruna döktükleri kanın lekesizliği ile ölçülür.”
KUTLU DAVANIN SESSİZ NEFERİ
Adı, Aydın Bektaşoğlu. Bir isimden öte, çalkantılı bir dönemin sarsılmaz inancını sırtlayan bir ruhun sembolüydü. O, kuru bir biyografi maddesi değil, Türk Milliyetçiliği ülküsüne adanmış, davasının sancaktarlığını yapan bir kahramandı.
Hayatının kökleri, İstanbul'un kadim semti Üsküdar'da, Toptaşı Caddesi'ndeki Hayrettin Çalış Mahallesi'ne derinden inmişti. Onun mesleği kayıtlara geçmemiş olabilir; zira o günlerde pek çok yiğit için en kutsal görev, vatanın birliğini, inancın saflığını korumaktan ibaretti. Aydın Bektaşoğlu da bu yüce davanın gönüllü, korkusuz ve ödün vermez neferiydi.
1980’İN ATEŞTEN GÖMLEĞİ
Takvimler 1980 yılını gösteriyordu. Memleketin her köşesi, ideolojik ayrışmanın ve kanlı çatışmaların gölgesi altındaydı. Gündüzler puslu, geceler ise kinle bilenmişti. Bu zorlu atmosferde, Aydın Bektaşoğlu, ülkülerinin berraklığıyla karanlığa meydan okuyordu. O, tehlikenin kol gezdiği o sokaklarda, yalnızca bir dava adamının taşıyabileceği o ağır sorumlulukla yürüyordu.
KAHPE PUSU: 04 TEMMUZ 1980
Bir kahramanın en güvendiği yer, sığınağı, evi olmalıdır. Ancak 04 Temmuz 1980 Cuma günü, bu kutsal eşik, alçak bir saldırının hedefi haline geldi. Kaderin o kara sabahında, Aydın Bektaşoğlu, tıpkı her Ülkücü gibi, fedakarlığa hazırdı.
Olay Günü, tam da ikamet ettiği evin önünde, iki devrimci solcu-komünist militan, namlularını vatan sevdasıyla çarpan bir yüreğe çevirdi. O anın detayları, mücadele anının büyüklüğü kayıtlarda eksik kalsa da, bilinen tek gerçek şudur: Aydın Bektaşoğlu, korkakça kurulan bu pusuya, inancının gücüyle karşı koymuştur. Bu, basit bir çatışma değil; vicdanın, idealin ve alçaklığın çarpışmasıydı.
ŞEHADETİN YÜKSEK SESİ
Silahlar patladığında, sadece bir beden yere düşmedi; bir ideal, şehadet mertebesiyle ebedileşti. Aydın Bektaşoğlu, İstanbul-Üsküdar’da, kendi yuvasının eşiğinde, davasından asla taviz vermeyişinin bedelini ödedi.
O, geri adım atmayarak, karanlık güçlerin karşısında dik durarak, adını tarihin en şerefli sayfasına altın harflerle yazdırdı. Onun şehadeti, sadece bir kayıp değil, gelecek nesillere miras bırakılan, adanmışlığın en yüksek formuydu.
“Vücudu susturulabilir, ancak bir kahramanın fedakârlıkla ördüğü idealin yankısı, nesiller boyu susmayacaktır.”