"Bir adamın en büyük direnişi, düşmanın ona zorla kazdırdığı çukurda bile gökyüzüne bakabilmesi ve imanın huzurunu kaybetmemesidir."
KİMLİĞİ VE YÜKSEK DİK DURUŞ
Niğde’nin sarp coğrafyasında doğmuş, ancak kaderin çizdiği yolda, milletine hizmet etme yeminiyle bir Polisin kutsal üniformasını giymişti. Adı Ahmet Çolak’tı. Bir Ülkücü Şehit olarak, sadece bir memur değil, 1980 yılının karanlık günlerinde dahi görevinin mukaddes gereğini ifadan asla çekinmeyen bir adanmışlık abidesiydi. Onun varlığı, Ordu’nun Fatsa ilçesinde, düzeni ve inancı temsil eden sarsılmaz bir kale demekti.
ÇULLU TEPESİNDE BAŞLAYAN ZULÜM
Takvimler 3 Temmuz 1980’i gösterdiğinde, Fatsa Cumhuriyet Meydanı’ndan koparılıp, Çullu Tepesi’nin ıssızlığına sürüklendi. Tarihin ender rastladığı o hazin sahneye, tepenin asırlık ağaçları tanıklık ediyordu. Halkevi mensupları, vicdanları körleşmiş bir karar vermişti: Bir Polisi, kendi elleriyle kazacağı mezara diri diri gömmek. Cellatlar, Sadi Ekis ve Cemal Yakan isimli devrimcilerdi; ellerinde sadece silah değil, insanlığa dair en ilkel nefretin mühürü vardı.
KAZMA VE KADER
Niğdeli Yiğit, Çullu Tepesi’ne getirildiğinde eline kazma verildi. Kanlı bir komedi başlıyordu. İşkenceciler birkaç soru sordu; o ise kelimelerin en keskin kılıcını seçti: Sessizliği. Sadi’nin öfkeden titreyen sesi, eski bir hadiseyi (hastaneye götürülen şoförü) hatırlattı. Polis Ahmet Çolak ne duyuyor, ne konuşuyordu. Ter içinde toprağı kazarken, bakışları büyük bir ümitle Fatsa’ya, umudun son ışığı olarak beklediği bir ekip arabasına ya da yiğit birkaç Fatsalı gence kayıyordu. Ama umut tükenmişti.
Artık hayatta kalmasını sağlayacak hiçbir fiziksel yolun kalmadığını biliyordu. Çevresinde yaklaşan ölümün soğuk gölgesini görüyordu. Ancak bu korkunç kesinlik, onu çaresizliğe değil, bilakis, devrimcilerin asla anlayamayacağı değişik bir şuur haline, yüce bir kabullenişe taşıyordu.
İNANCIN KARESİ VE SON TEBESSÜM
Ahmet Çolak'ın yüzündeki o acı tebessüm, onu izleyen zalimlerin sinirlerini alt üst ediyordu. Bu, bir kurbanın çaresizliği değil, inancı tam bir Müslüman’ın, Allah’sızlığın bunalımına duymuş olduğu acımaydı. Zira o, her şeyin Allah’tan olduğuna inanmış, en ufak bir acıma beklemediği gibi, neredeyse cellatlarına acır vaziyetteydi. O an, ölümün fani bir son değil, Hakka kavuşmak olduğunu idrak ediyordu.
Geçen hafta okuduğu İhya kitabındaki Hadis-i Şerif’i hatırladı, ölüm anının dehşetini bilmesine rağmen, İnanmışlar için o anın güzelliğini yaşıyordu. Kabir, onun için bu dünyadan daha güzel bir aleme, Nur’a açılan bir kapıydı.
O, biraz sonra diri diri gömüleceği mezarı kazan bir mahkûm değil, o yüce fikirlerin verdiği güçle sanki bir çiçek bahçesinden çiçek toplayan, huzurlu bir insan görünümündeydi. Bu hayret verici tavır, tarihin en korkunç zulmünü işlediklerinden bihaber olan devrimcileri çileden çıkarıyor; ellerinde silahlar olmasına rağmen, asıl korku ve şuursuzluk onların ruhlarına yayılıyordu.
SON DİRENİŞ VE ZULME RIZA ZULÜMDÜR
Yorulmuştu. Kazdığı mezarın toprağı omzuna ağır geliyordu. Sadi’nin titrek bir sesle "durmasana" diye bağırması ve elindeki tabanca dipçiğini çenesine indirmesiyle dişleri kanadı, kan ağzından akmaya başladı. Yere yıkıldı, sonra doğruldu. Cellatlar ne söyleyecek diye merakla bekliyordu.
O ise onlara hiç bakmadı. Sadece uzakta görünen Fatsa’ya ve Büyük Cami’nin minaresine çevirdi gözlerini. İçinden, bir manifesto gibi fısıldandı: "Zulme rıza zulümdür."
Etrafındaki karartı şeklindeki zalimleri umursamadan, göz ucuyla çenesine inen Sadi’nin elindeki silaha baktı; o, kendi hizmet silahıydı. Toprakları mezardan çekmeye devam etti. Son hatırladığı, toprakla başlayıp toprağa dönecek olan hayatın ilahi kanununu anlatan o yüce ayetti: "Sizi toprak’tan halk ettik, yine toprağa döndürecek ve yine tekrar Oradan dirilteceğiz."
EŞSİZ ŞEHADET VE AHIN YANKISI
O, imansız gitmemek için direndi; kafasına ve sırtına inen demir sopalarla bitap bir durumdaydı. Son gücüne kadar mücadele etti, ta ki elbiseleriyle birlikte, henüz ruhunu teslim etmemişken mezara gömülene dek.
Katiller birer sigara yakıp Çullu Tepesi’nden ayrılırken, toprak altından gelen o hazin uğultuyu vadideki ağaçlar, kuşlar ve esen rüzgâr duydu; ancak kendilerini kurtarıcı, özgürlükçü görevler üstlendiğine inanan, vicdanları körelmiş devrim savaşçıları duymadı.
Onlar zulümle çikolata götürmenin farkında değillerdi. Ama Ahmet Çolak’ın inancı, sonsuzluğa gömülmüştü. Aradan dört ay geçti. Şehit Polisin ruhu, ahının yerde kalmadığına şahit oldu.
Sadi, keşif için mezar başına getirildiğinde kaçmaya yeltenmiş; ancak Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu bir yüzbaşının kurşunu ile beyni parçalanarak, tam da o kutsal toprağın yanı başında can vermişti. Diğer cellatlar ise 11 Temmuz’daki operasyonda jandarma ile çatıştıkları ormanlarda, adalet tarafından yakalanarak yok ediliyordu.
Ahmet Çolak, şehit edilerek ölümsüzleşmiş, geride bıraktığı zulme rıza göstermeme yemini, vatan toprağının en yüksek tepesinde bir destana dönüşmüştü.
"Toprak, onu diri diri gömenlerin değil; Hakk'a kavuşmayı bekleyen inançlı bir yiğidin ebedi sığınağı ve zalimlerin asla kazanamayacağı büyük bir zaferin nişanesi oldu."