"Bir işçinin alın teriyle kazandığı hayat, bir milletin onuru için kurban edildiği an, tarih yazılır."
ALIN TERİ VE YÜCE İDEAL: ABDULLAH SUCU
Çorum’un kadim topraklarında, Milönü SSK Evlerinde ikamet eden, hayatını bileğinin gücüyle kazanan mütevazı bir yiğitti O. Mesleği işçiydi; emeğin ve dürüstlüğün temsilcisiydi. Ancak Abdullah Sucu’nun kimliği, çalıştığı tezgâhın çok ötesinde, büyük bir idealin sancaktarı olarak şekillenmişti: O, ruhunu Türk Milliyetçiliği’nin sarsılmaz inancıyla donatmış bir Ülkücüydü. Kuru bir biyografinin satırlarına sığdırılamayacak bir adanmışlık taşıyordu yüreğinde.
FITNE ATEŞİNİN ORTASINDA
Takvimler 1980 yılını gösterdiğinde, Çorum coğrafyası kara bir ateş çemberinin içine çekiliyordu. Devrimci solcu komünist örgütler, dışarıdan kışkırtılan ve karanlık ellerce yönetilen işgal provalarıyla sokakları kana bulamaktaydı. En alçakça yöntem, mezhep kavgasını körükleyerek, asırlardır kardeşçe yaşayan halkı birbirine düşürmekti. SSK Evlerinin yoğun olarak Sünni vatandaşların yaşadığı bölge olması, bu kahpe planın doğrudan hedefi haline gelmesine neden oldu. Her gün, mahalleli nefesini tutarak bekliyordu; bu hain kargaşanın ne zaman kapılarını çalacağını biliyorlardı.
MİLÖNÜ’DEKİ SON SAVUNMA
Ve o karanlık gün geldi çattı. Tarih: 02 Temmuz 1980.
Milönü mahallesine doğru, kin ve nefretle bilenmiş, yaklaşık 150-200 kişilik bir topluluk yaklaşıyordu. Ellerinde taşlar, sopalar ve en kötüsü, can almaya hazır silahlar vardı. Gözleri dönmüş bu saldırganlar, evleri, ocakları ve masum hayatları hedef almışlardı.
Mahalleli geri çekilmedi. Kendi yurtlarında pusuya düşürülmeyi kabul etmeyen, yalnızca onurunu ve canını korumayı amaçlayan bu insanlar, Abdullah Sucu’nun önderliğinde, sırt sırta vererek bir araya toplandılar. Orada, sadece kendilerini değil, milletin namusunu ve geleceğini savunuyorlardı.
Saldırganların niyeti koruma değil, katliamdı. Mahallelinin bu dirayeti, fitneyi kışkırtanları daha da çılgına çevirdi. Silahlar konuştu. Artık ortalık taş ve sopadan çıkan seslerle değil, otomatik silahların hain gürültüsüyle yankılanıyordu. Kurşunlar bir yağmur gibi masum insanların üzerine yağıyordu.
KAHRAMANIN ŞEHADETİ VE IŞIĞA YÜRÜYÜŞ
Bu mermi fırtınası esnasında, bir an bile tereddüt etmeyen, inancını ve davasını canından üstün tutan Ülkücü gençler, en öne siper oldular. Abdullah Sucu, mahallesini koruma ateşiyle yanarken, hain kurşunların hedefi oldu.
O anlar, bir biyografi metnine sığmayacak kadar destansıdır. O, sadece bir işçi değildi; o gün Çorum’da, imanıyla örülmüş bir duvarın son tuğlasıydı.
02 Temmuz 1980 günü, açılan bu alçakça ateş sonucunda, Türk Milliyetçisi Ülkücü Şehit Abdullah Sucu, Mustafa Sakar ve Mustafa Özdemir ile birlikte, vatanın sarsılmaz tapusuna adlarını kanlarıyla yazdırdılar. Üç MHP’li genç, yere düşmek yerine, kucaklaştıkları vatan toprağının en yüce emaneti oldular. Onların son nefesi, karanlığa karşı yanan bir meşale oldu.
"Onlar düşmana değil, ihanete karşı durdu. Yere düşen her nefer, bu toprakların ilelebet Türk kalacağının imzasıdır."