"Bazı hayatlar sadece bir ömür olarak yaşanmaz; bir sancağın gölgesine adanır, vatanın istikbali uğruna can pahasına mühürlenir. İşte o mührün destansı hikayesi..."
DOĞUŞ VE YÜREĞİNDEKİ YEMİN
Bursa’nın kutlu toprakları, İznik’in Akçaalan (Mahmudiye) Köyü, Anadolu’nun istikbaline bir kahraman daha armağan etmişti. Türk milliyetçiliğinin sarsılmaz kalesi olan Abdullah Doğan, davasının yükünü omuzlarında taşıyarak büyüdü. Ne yazık ki, ömrün baharında, henüz 28 yaşındayken, adanmışlığıyla tarihin sayfalarına kazınacaktı. Onun kısa hayatı, gelecek nesillere cesaretin ne demek olduğunu öğreten bir ders kitabıydı.
HAKİKATİN SINIFINDA VERİLEN MÜCADELE
Abdullah Doğan, sadece tahtanın önünde duran bir eğitimci değildi; o, ülkücü davanın çelikten bir neferiydi. Bozüyük Lisesi’nde görev yapan bu yürekli Edebiyat Öğretmeni, sadece harfleri değil, milli ruhu da genç zihinlere nakşediyordu. Onun duruşu ve inancı, onu ÜLKÜ-BİR (Ülkücü Öğretmenler Derneği) Bozüyük Şubesi’nin liderliğine taşıdı. Bu liderlik, sırtına ağır bir sorumluluk yüklüyordu.
O günlerin kargaşasında, hakikatten yana olmak büyük bir bedel istiyordu. Düşman, onun kararlılığından rahatsızdı. Defalarca ölümle tehdit edilmiş, alçakça saldırılara maruz kalmıştı. Ancak ne kurulan pusular ne de savrulan tehditler, bu büyük ruhu inancından zerre kadar geri çevirebildi. O, tehlikeyi bile bile, öğrencilerine ve davasına adanmışlığıyla her sabah sınıfına yürüdü.
GÖL KIYISINDA KURULAN PUSU
Takvimler 01 Temmuz 1977 Cuma gününü gösterdiğinde, Bilecik semaları karanlık bir ihanete gebeydi. Saat 11:00 sıralarıydı. Abdullah Doğan ve arkadaşları, İznik Gölü’nün huzur dolu sahiline inmişlerdi. Bu anlar, günlerdir onun hayat ışığını söndürmeyi hedefleyen karanlık eller için beklenen fırsattı.
Devrimci solcu-komünist düşüncenin temsilcileri olan Naci Çalım ve yoldaşları, kalleşçe bir pusu kurmuşlardı. Gözlerini kin bürümüş olan bu hainler, savunmasız ülküdaşımıza ansızın ateş açtılar. İznik Gölü’nün berrak suları, mermilerin sesiyle parçalandı.
DİRENİŞİN SON NEFESİ VE ÖLÜMSÜZLÜK
Mermi yağmuru altında, yiğit öğretmen yere yıkıldı. Ağır yaralıydı ama düşmanın alçaklığı burada bitmedi. Zulmün vahşeti öyle büyüktü ki, katiller yerde yatan bu kahramanın üzerine bir şarjör mermiyi daha hunharca boşalttılar.
Bu ölümcül saldırıya rağmen, Abdullah Doğan’ın ruhu hala direniyordu. Bilinci açıktı. Vücudu kanlar içinde kalmış, son nefesleri göğsüne doluyken, o son bir kahramanlık eylemi gerçekleştirdi. Yanına koşan arkadaşlarına döndü. Gözlerinde ne korku ne de pişmanlık vardı, sadece adalet ateşi yanıyordu. Katilini tanımıştı. Son bir kuvvetle, fısıldayarak katilin adını söyledi; adaletin yerine gelmesi için gereken o son tanıklığı yaptı.
Vücudu hastaneye kaldırıldı, ancak hayatı boyunca taşıdığı kutsal dava yükü, son nefesiyle taçlanmıştı. 01 Temmuz 1977 günü, Bilecik topraklarında bir öğretmen, bir lider, bir Türk milliyetçisi şehadete erişti. Abdullah Doğan, davasının bayrağını en yüksekte tutarak, adını tarihin ve ülkücü hareketin şanlı sayfalarına altın harflerle yazdırdı.
"Gövdesi yere düşse bile, adalet arayışını fısıldayan son nefesi, zulme karşı yazılmış en büyük destandır; o, ölümsüz bir yeminle ayrılmıştır aramızdan."