"Bazı hayatlar çok kısadır; ama bıraktıkları iz, bir milletin kaderine sonsuza dek yetecek kadar derindir."
YÜREĞİNDEKİ YEMİN
Giresun'un o kadim topraklarından aldığı ruhu, gençliğinin baharında Ankara'nın zorlu coğrafyasına taşıyan bir yiğitti o: Hürcem Gürsoytrak. Henüz on sekiz yaşındaydı. Hayatının en verimli çağında, Keçiören-Çoraklı'daki yuvasından çıkarak, sadece kendisinin değil, tüm milletinin geleceğini inşa etme gayesiyle bilimin peşinden koşuyordu. Hacettepe Üniversitesi Kimya Mühendisliği sıraları onun hayallerinin başlangıcı olmalıydı; oysa kader, ona daha büyük bir yolda, bir destanın kahramanı olmayı yazmıştı. O, kuru bir öğrenci değildi; o, milletinin varoluş mücadelesinin en ön safında duran, ateşle bilenmiş bir Türk Milliyetçisi, bir Ülkücüydü.
ADANMIŞLIĞIN GÖLGESİ
1978 yılının o çalkantılı günlerinde, Ankara sokakları sadece taş ve asfalt değil, aynı zamanda ideolojilerin çatışma alanıydı. Hürcem Gürsoytrak, taşıdığı bayrak uğruna, baskıya ve tehditlere karşı dimdik duranlardandı. O, inancının bedelini ödemeye hazır bir neferdi.
O KARANLIK GÜN: 30 HAZİRAN 1978
Takvim yaprakları, 30 Haziran 1978 Cuma gününü gösterdiğinde, Ankara'nın Keçiören Tepebaşı Mahallesi, tarihin en acı vedalarından birine sahne oldu. Öğleden sonra, saatler 16.00'yı işaret ederken, hayatının baharındaki bu genç kahraman, karanlık emeller taşıyan komünist militanların kurduğu hain bir pusuya düştü. Kalabalık ve silahlı bir güruhun ortasında kalan Ülküdaşımız, sadece kendi canını değil, temsil ettiği onuru korumak için mücadele verdi.
SON KOŞU VE AÇILMAYAN KAPI
Gözü dönmüş militanların ellerinden kurtulmak için, son bir umutla canını dişine takarak koştu. Kurtuluşu arıyordu. İnsan sığınaklarının, merhametin ve güvenliğin son kalesi olması gereken bir eve yöneldi. Kapıyı defalarca, belki de tüm gücüyle, "İmdat!" çığlığıyla eş değer bir umutla çaldı.
Ancak o kader anında, insanlık, kahramanına sırt çevirdi. İçeridekiler, o anın ağırlığına dayanamadı ya da korkularına yenik düştü. Kapı açılmadı.
Bu trajik bekleyiş, Hürcem'in en savunmasız anı oldu. Peşinden yetişen hainler, cesaretiyle değil, pusuyla iş görenler, sırtından vurdular onu.
Bir ülkü, bir ideal uğruna duruş sergileyen on sekiz yaşındaki bir fidan, ne yazık ki düşmanın silahıyla değil, açılmayan bir kapının yalnızlığıyla kucaklaştı. Sırtına isabet eden kurşunlar, sadece bedenine değil, bir milletin vicdanına da saplanmıştır.
ŞEHADETİ VE EBEDİ MİRASI
O gün, 30 Haziran 1978'de, Hürcem Gürsoytrak bedenini Ankara topraklarına emanet etti ve ruhu göklere yükseldi. Adı, "Şehit" unvanıyla mühürlendi. Henüz on sekiz yaşında, üniversite öğrencisi bir yiğit olarak, inancı uğruna ödediği bedel, yalnızca bir tarih kaydı değil; nesiller boyu aktarılacak bir fedakarlık dersi oldu. Cenazesi, inancının sonsuzluğa uzandığı yer olan Ankara Karşıyaka Mezarlığı'nda toprağın altına alındı. O günden sonra, Hürcem sadece bir isim değil, dönemin zorlu mücadelesinde gençliğini feda edenlerin timsali oldu.
"Onlar sadece bir can almadılar; onlar, toprağa binlerce yıllık bir yemin ektiler. Ve o yemin, Hürcem Gürsoytrak adıyla sonsuza dek filizlenecektir."