"Bazı insanlar, hayatlarının ne zaman sona ereceğini değil, hangi gaye uğruna feda edileceğini seçer. Bekir Şendilmen, o sıraya bilerek en önden yazılmıştı."
BİR YUSUFÇA IŞIĞI VE HUKUKUN SİPERİ
Burdur'un Gölhisar İlçesi'ne bağlı Yusufça Kasabası'nda filizlenen bir cesaret timsaliydi o. Adı, Bekir Şendilmen. Yalnızca 41 bahar görmüş, ancak ardında silinmez bir onur bırakmıştı. Evliydi, üç fidanın babasıydı ve mesleği, adaletin tecelligâhı olan avukatlıktı. O, sadece bir hukukçu değil, aynı zamanda milleti için bir sorumluluk ateşi taşıyan bir liderdi. İlçe Başkanı unvanıyla, karanlık günlerde bir millet davasının sancaktarı olmayı seçti.
ÖLÜMÜ GÖZE ALAN YEMİN
1979 yılı İstanbul'u, sıradan bir şehir değil, fedakârlığın en ağır bedellerle ödendiği bir savaş meydanıydı. O tarihlerde Milliyetçi Hareket Partisi'nden (MHP) bir mevkiye talip olmak, ölümü göze almak ve şehitlik mertebesi için sıraya girmek demekti. Bekir Şendilmen, bu hakikatin tam ortasına, tereddütsüz yürüdü.
İlçe Başkanı seçildiği an, bu ağır yükün bilincindeydi. Bile bile, şehitliği göze alarak o görevi kabul etti. Kendi kaderini, milletinin kaderine adadığı bu yemin, O'na büyük bir şeref ve mutluluk vermişti. Koltuğunun değil, davasının aşkıyla yanıyordu; çünkü biliyordu ki, o günlerde makam, bir hedef tahtasından farksızdı.
KARANLIĞIN KUŞATMASI
Ancak düşman sadece pusularda beklemiyordu; ihanet, devletin kılcal damarlarına dahi sızmıştı. Bir yanda devrimci solcu-komünist militanlar sokaklarda kan döküyor, diğer yanda devletin içine yerleşmiş düşman askerleri gibi hareket eden POL-DER mensubu polisler, omuzlarına aldıkları üniformanın ağırlığını hiçe sayıyorlardı.
Bu kuşatma çifte bir zulümdü: Ülkücüleri vuruyor, aynı zamanda düzmece delillerle onları mahkûm ettirmeye çalışıyorlardı. İşkencelerin en vahşisini uygulayanlar, adaleti sağlaması gerekenlerdi. Bekir Şendilmen, işte bu ikili karanlık çembere karşı, adaletin ve inancın kalkanını kuşanmış bir destan neferiydi.
SON YOLCULUK VE İHANET PUSU
29 Haziran 1979 Cuma günüydü. İstanbul'da, Bakırköy Sait Bey Sokağı'ndaki evinden çıktı. O sabah, hayatının en değerli varlıkları yanındaydı: sevgili oğlu ve oğlunun arkadaşı. Bir baba şefkatiyle, ailesini koruma güdüsüyle, her günkü rutinine adım attı ve arabasına bindi.
Ancak kader, pusuyu yola kurmuştu. İlerlerken, alçakça bekleyen devrimci solcu-komünist militanlar harekete geçti. Ne bir uyarı, ne bir şans tanındı. Sükûnet, bir anda kurşun yağmuruna dönüştü. Araca isabet eden her mermi, sadece bir bedeni değil, bir davanın onurunu hedef alıyordu.
ŞEHADET ANITI
O pusuda canlar yandı. Ülküdaşımız Bekir Şendilmen, isabet eden kurşunlarla ağır yaralandı ve yüreğinde taşıdığı şeref yeminiyle şehitlik mertebesine ulaştı. Arabadaki masum yoldaşları—oğlu ve oğlunun arkadaşı—da yaralandılar. O, ailesini koruma gayretindeyken, davası için son nefesini verdi.
Bekir Şendilmen, hayatını yitirmedi; onu, inancının sancağına adadı. 41 yıllık kısa ömrüne sığdırdığı meslek aşkı, liderlik cesareti ve en önemlisi, ölümün kesin olduğunu bildiği halde geri adım atmayışı, onu sadece bir kurban değil, adanmışlığın abideleşmiş kahramanı yaptı.
"Bekir Şendilmen, 41 yıllık ömrüyle değil, o karanlık çağda bilerek attığı son adımı ve yemin ettiği kararıyla, tarihin şeref defterine adını ebediyen yazdırdı."