"Bazı hayatlar kısa bir alevdir; yanar, aydınlatır ve sonra yirmi yıl yaşamış birinin sığdıramayacağı kadar büyük bir fedakârlığı arkasında bırakır."
YÜREĞİYLE DOĞDUĞU YER: AHLAT’TAN BURSA’YA BİR SANCAK
O, sadece bir isim değildi; o, 1980 yılının karanlık gölgesine düşen bir yiğitliğin sembolüydü. Adı Cevdet Acar’dı. Bitlis’in kadim diyarı Ahlat’tan taşıdığı ruhu, 1977 yılında ailesiyle birlikte Bursa’ya, Arabayatağı semtine getirmişti. Henüz on altı yaşındaydı. Gencecik omuzlarında, sadece çocukluk hayalleri değil, aynı zamanda ailesinin onurunu ve mensubu oldukları büyük bir davanın ağırlığını taşıyordu. Cevdet Acar, idealizmi ve inancı, gençliğinin baharında bir meşale gibi tutan bir kahramandı.
ALIN TERİ VE İDEALLERİN SÜREN KAVGASI
ACAR ailesi, davanın ve fedakârlığın adresiydi. Anne ve babalarıyla birlikte, Cevdet, ağabeyleri Cemil, Celal ve kız kardeşi Nebile, Bursa’nın çetin hayat şartlarında alın teriyle rızıklarının peşindeydiler. Onların mücadelesi sadece geçim kavgası değil; aynı zamanda sahip oldukları ülkücü kimliğin, o zorlu dönemde ayakta kalma savaşıydı. Cevdet, babasına ait nalbur dükkanının tezgahında duruyordu. Orası, onun için sadece bir iş yeri değil, inancının nöbet tuttuğu, helal kazancın kutsandığı bir mevzi idi. O, çiviler, teller ve el aletleri arasında, aydınlık bir geleceğin umudunu inşa ediyordu.
29 HAZİRAN 1980: ÇİVİ VE KURŞUN ARASINDAKİ SON NEFES
Takvimler 29 Haziran 1980’i gösterdiğinde, o masum tezgâh, kalleşliğin hedefi oldu. Cevdet, her zamanki gibi dükkandaydı. Ancak o gün, çivi almaya gelen kişi, ticareti değil, yıkımı ve nefreti getiren eli kanlı bir militandı. Bir komünist militan, en basit ve insani bahaneyi kullanarak, o 16 yaşındaki fidanı hedef aldı. Cevdet Acar, namertçe sıkılan kurşunlarla, savunduğu değerlerin bedelini canıyla ödeyerek şehadet makamına ulaştı. O gün, bir nalbur dükkanında; masumiyet, ihanetle, hayat ise nefretle mühürlendi.
ZİNDAN VE EBEDİ MİRASIN YÜKÜ
Cevdet’in şehadeti, tek bir ferdin kaybı değildi; bir ailenin ve davanın üzerine çöken çifte bir kederdi. O, hayatının baharında, Bursa’da toprağa verilirken, ailesinin acısı katlanıyordu. Çünkü Cevdet son nefesini verdiğinde, ağabeyi Celal Acar, ülkücülük gibi şerefli bir "suçtan" (!) zindanların karanlığında tutuluyordu. Bir kardeş şehadete yürürken, diğer kardeş vatan sevgisinin bedelini demir parmaklıklar ardında ödüyordu. Celal Acar, 17.04.2011’de Rahmet-i Rahman’a kavuşana dek, kardeşinin omuzlayamadığı mirası taşımaya devam etti.
Cevdet Acar, 16 yıllık kısacık ömrüne, bütün bir milletin vicdanına sığacak büyüklükte bir kahramanlık sığdırmıştır.
"Cevdet Acar, 16 yaşındaki bir gencin taşıyabileceği en ağır mirası omuzladı: Bursa toprağına düşen bir tohumun, bir milletin vicdanında açan ebedi sancak olması."