"Bir vatan ki, uğruna yirmi yaşın baharını feda eden yiğitler doğurur; o gençlik, karanlığa direnen en yüce sancağıdır."
BİR GENÇ ADANMIŞLIĞIN PORTRESİ
Artvin'in derin ve kadim topraklarında, Şavşat ilçesinin Meşeli Köyü’nde yeşeren bir fidandı Turgut Torun. Tarih 1979’u gösterdiğinde, henüz hayatının baharında, on dokuz yaşının o en coşkulu çağını yaşıyordu. Bir öğrenciydi; liseden yeni mezun olmuş, geleceği kucaklamaya hazırlanan, kalbi ülkülerle dolu bir genç.
Ancak o yıllar, inancın bir duruş, davanın ise bir sınav olduğu çetin zamanlardı. Turgut, yaşadığı Şavşat’ta, ülkücü olmanın zorluğunu, omuzlarına yüklenmiş ağır bir sorumluluk gibi taşıyordu. O, sadece bir öğrenci değil, karanlık çağlara karşı hürriyetin ve kimliğin meşalesini taşıyan bir kahramandı.
BİR YİĞİDİN SON GÖREV YOLCULUĞU
Turgut Torun, geleceğini şekillendirmek üzere yollara düştü; Erzurum’a, üniversite imtihanına gitti. Bu yolculuk, onun sadece akademik hayatı için değil, aynı zamanda kaderi için de atılmış son adımdı. Sınavdan çıktıktan sonra, ait olduğu topraklara, ailesinin yanına dönmek için bindiği araçla yola koyuldu.
Dönüş yolculuğu sıradan bir molayla kesildi. Araç, yakıt almak için durduğunda, vicdanlarını kaybetmiş hainler tarafından fark edildi. O an, bir ihanet zincirinin ilk halkası kuruldu; devrimci-solcu komünistler, gözü dönmüş militan arkadaşlarına haber gönderdiler. Turgut Torun, henüz bilmeden, kurulan bir pusuya doğru ilerliyordu.
ÇORUH’UN KARA KIYILARI
Yakıt ikmalinden sonra yola çıkan masum araç, Berta Köprüsü civarında, kalabalık bir katil grubu tarafından durduruldu. Bu, kahpece ve organize bir saldırıydı. Araçta bulunanlar zorla indirildi, insanlık dışı bir şekilde dövülerek hırpalandı. Ardından, dövdükleri masumları acımasızca azgın Çoruh Nehrine attılar.
Çoruh, o gün sadece bir nehir değil, zulmün ve dehşetin şahidiydi. Turgut Torun, buz gibi sularda hayatta kalma mücadelesi verirken, akıl almaz bir an yaşandı: Nehirden çıkmaya çalışırken, onu tanıyan bir militan tarafından teşhis edildi.
Kader, ona nehrin soğuk kucağından daha beter bir zindanı reva gördü. Ülküdaşımız, zorla araçlarına alınarak, Artvin Öğretmen Okulu’nun karanlık odalarına götürüldü.
ÜÇ GÜNLÜK ZULÜM VE ÇARMIHTA DİRENİŞ
Artvin Öğretmen Okulu, Turgut Torun için bir işkencehane, bir mezbahaydı. Üç gün boyunca, o 19 yaşındaki gence akıl sınırlarını zorlayan işkenceler uygulandı. Katiller, sadece bedenini değil, ruhunu da kırmak istiyorlardı. Bütün uzuvlarını kırdılar, her nefesini acıyla boğdular.
Ancak bu da yetmedi. Bu vahşetin en tepe noktası, vicdanların durduğu andı: O yiğidi çarmıha gerdiler.
Fakat Turgut Torun, inancıyla direndi. O devasa acı ve zulüm altında dahi, ruhu dize gelmedi. Kaynak metin dahi, bu kahramanlığın büyüklüğünü şu sarsıcı gerçekle tasdik ediyordu: Ülküdaşımız hala yaşıyordu. Katiller, bir genci fiziksel olarak yok edebilirlerdi, ama idealini ve cesaretini kıramadılar.
ŞEHADETİ VE ANNE VEDASI
Ruhunu teslim almayı başaramayan gözü dönmüş katiller, üçüncü gün, 28 Haziran 1979’da, işkenceyle parçalanmış ama teslim olmamış bedeni yeniden Çoruh Nehrine attılar. Turgut Torun, bu kez, destanını tamamlayarak ebediyete yürüdü.
Yiğidimizin cansız bedeni, birkaç gün sonra, acının ve vedanın son adresinde, nehrin kıyısında balık ağlarına takılı olarak bulundu.
O an, bütün Artvin’in yüreği yandı. Annesi, evladının bedenini tanımakta güçlük çekerken, sadece tek bir detayla teşhis etti: ayak başparmağından tanıdı.
Gençlik baharını vatan davasına feda eden Turgut Torun, Artvin Şavşat Meşeli köyünün toprağına, doğduğu yere, şehitlerin ölümsüz safına defnedildi.
"O, bedeni çarmıha gerildiğinde bile davasından dönmeyen, 19 yaşındaki bir meşale olarak Artvin topraklarında sonsuzluğa gömüldü; hatırası, destanımızın en derin izidir."