"Bazı hayatlar bir tohum gibi ekilir, yeşerir ve tam filizlendiği anda, bir dava uğruna kendini feda eder. Vahit Öcek, kısa ömrünü adadığı inancın bedelini en soylu şekilde ödeyen 19’luk bir destandır."
KİMLİĞİ VE İDEALLERE DOĞUŞU
O, Anadolu’nun temiz ve vakur ruhunu taşıyan bir isimdi: Vahit Öcek. Yozgat’ın derin köklerini barındıran Büyük Nefes Köyü’nde doğmuştu; ancak kaderi ve arayışı onu büyük şehrin çalkantılı sokaklarına çağırdı. Bir milletin geleceğine duyduğu sarsılmaz inançla, zekâsını ve gayretini birleştirerek Ankara Yenişehir Koleji’nin zorlu sınavlarını kazanmış ve başkentte okumaya hak kazanmıştı. 19 yaşındaydı. Önünde pırıl pırıl bir gelecek varken, o, ülkesi için en zorlu yolu, ülkücü olmanın çileli yolunu seçmişti.
HAKİKATE ADANMIŞ GENÇLİK VE ZULMÜN GÖLGESİ
Vahit Öcek, sadece ders kitaplarına değil, aynı zamanda milli duruşun yüksek ahlakına da adanmıştı. Ancak o yıllar, inancından taviz vermeyenler için bir barut fıçısıydı. Ülkücü gençliğin üzerine kurulu tehdit duvarı her geçen gün yükseliyordu. Bu baskının kaynağı, yalnızca sokak çatışmaları değildi; emniyetin içine sızmış olan devrimci solcu-komünist unsurlar (POL-DER) ve diğer militan örgütler, hayatı bir işkenceye dönüştürmüştü.
O, korkmadı, geri adım atmadı. Dışarıda saldırıya uğradı, ama her seferinde daha dik durdu. Zulmün en karanlık yüzünü, üniforma giymiş ihanet eliyle tattı. POL-DER’li polislerin düzmece oyunlarıyla içeri alınıp acımasız işkencelere maruz kaldı. Vahit, her darbede inancının daha da pekiştiği, gençliğin bütün çilesini omuzlayan bir fedakârlık timsaliydi. Bu baskılar, onun azmini kıramadı; aksine, onu 27 Haziran 1980'deki kaçınılmaz sona doğru yürüten sarsılmaz bir kahramana dönüştürdü.
SON YOLCULUK HAZIRLIĞI
Haziran ayının o cuma akşamı, Vahit’in kalbi Ankara’nın karmaşasından uzakta, Yozgat’taki evinde atıyordu. Hafta sonu tatilini fırsat bilmiş, ailesini, anne ve babasını görebilmek için memleketine gitme kararı almıştı. Okulun yatakhanesinde valizini hazırladı. Bu, yıllarca mücadele ettiği şehirdeki son hazırlığıydı.
Birbirine kenetlenmiş bir ruha sahip olan ülküdaşlarıyla tek tek vedalaştı. Her veda, omuzlarına yüklediği davanın ağırlığını taşıyan ama artık biraz dinlenme arzusunda olan bir yiğidin içten selamıydı.
ATEŞ ÇEMBERİ VE EBEDİYET
Saat 22.00 sularında, bir arkadaşıyla birlikte yatakhaneden ayrılıp ana caddeye doğru yürüdüler. Bekledikleri şey bir otobüs veya taksiydi; ancak karşılarına çıkan, karanlığın içinden fırlayan bir ölüm mangası oldu. Onlar, ne bir çatışmaya hazırlanmışlardı, ne de bir pusu bekliyorlardı. Sadece eve gitmek istiyorlardı.
Ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan, komünist militanlar otomatik silahlarıyla bir ateş hattı oluşturdular ve kurşunlarını gençliğin üzerine boşalttılar. O anda, 19 yaşındaki Vahit Öcek’in vücudu, davasına son sadakatini gösterircesine ağır yaralar aldı ve kanlar içinde yere yuvarlandı.
Arkadaşı ayağından yaralanmış olmasına rağmen, kahramanca bir çabayla okula geri koşarak yardım çağırdı. Ancak artık çok geçti. Ülküdaşları Vahit’in yanına ulaştıklarında, onun kanı Ankara’nın asfaltını suluyordu. Hemen bir taksi durduruldu; aceleyle hastaneye yetiştirilmek üzere yola çıkıldı.
Ancak taksinin hareketiyle birlikte, Vahit Öcek, ailesine duyduğu hasretin son saniyesinde, uğruna işkenceler gördüğü, mücadele ettiği vatan toprakları için son nefesini verdi ve şehitlik mertebesine yükseldi.
Cenazesi, doğduğu topraklara, Yozgat-Büyük Nefes Köyü’ne getirilerek, 19 yıllık onurlu mücadelesinin tacı olan kefeniyle toprağa verildi. O artık sadece bir öğrenci değil, baskı ve zulüm karşısında eğilmeyen gençliğin ebedi sesiydi.
"O, ne hastaneye ne de evine yetişebildi. Ama her şeye rağmen 19 yaşında tamamladığı destan, onun adını milletin vicdanına ebediyen kazıdı. Vahit Öcek, şehadetini, zalime karşı atılan son bir adımla mühürledi."