"Fikirlerin boyun eğmediği yerde, bedenler sadece birer mühürdür. O, karanlığın ortasında parlayan Erzurum ateşiydi."
I. KİMLİĞİ VE İDEALİNE ADANIŞI
Adı, Necdet Dumanay. O, sadece bir öğrenci değildi; kalbinde taşıdığı sönmez bir meşaleyle, Türklük ülküsüne adanmış bir Türk Milliyetçisi, bir Ülkücü neferdi. Erzurum'un köklü toprağından doğmuş, kader onu Ağrı'ya taşımış olsa da, taşıdığı ruh asil bir duruşun simgesiydi. Hayatına yön veren yüksek idealleri peşinde koşarken, yolu Ankara'ya, yüksek öğrenimin ve aynı zamanda çetin bir ideolojik mücadelenin merkezine düştü. Takvimler, onun fani dünyadan ebediyete yürüdüğü o karanlık günü, 03 Nisan 1975 olarak işaret edecekti.
II. ANKARA’DA YÜKSELEN SES
Yüksek öğrenim için başkente gelen Necdet Dumanay, salonların tozlu kitaplarından çok, sokakların ve dernek binalarının çetin mücadelesinde yerini aldı. O, bu zorlu yıllarda sadece okumakla yetinmedi; inandığı davanın aktif bir savaşçısıydı. Ankara Büyük Ülkü Derneği (BÜD) Yönetim Kurulu üyesi olmak, onun için bir makam değil, taşıdığı sorumluluğun bir nişanesi, binlerce ülküdaşı adına düşmana karşı durduğu mevziydi. O, duruşuyla, mücadelesiyle, karanlık ideolojilerin gençliğin ruhunu zehirlediği bir çağda, milletinin geleceğine adanmış bir liderdi.
III. KAHPE PUSU VE KARANLIK SAATLER
İhanet, daima en savunmasız anda kapıyı çalar. O gece, yurdun duvarları arasında huzur ararken, saatler 02.45’i gösteriyordu. Dışarıdaki düşman sadece bir fikir ayrılığı taşıyan değil, nefretle bilenmiş, devrimci-solcu komünist militanlardı. Bir yiğit, uykusunda yakalandı. Onu yatağından zorla kaldırdılar. Ellerindeki demir sopalar, sadece birer araçtı; asıl amaçları Necdet Dumanay’ın ruhunu kırmaktı.
Bu gözü dönmüş güruh, davasının yılmaz savaşçısını yurdun alt katında bulunan zifiri karanlık depoya sürükledi. Başlayan bu zulüm, dakikalarca değil, saatlerce sürdü. Necdet Dumanay, tam on bir saate yakın süren insanlık dışı işkenceye maruz kaldı. O işkence seansları boyunca, bedeninin her bir hücresi acıyla kasılırken, ruhu ve inancı asla boyun eğmedi. Düşman, demir sopalarla vurdukça, Necdet Dumanay’ın duruşu çelikleşti. O, on bir saat boyunca susarak, davasından asla dönmeyeceğini ilan etti.
IV. ZİRVEDEN SON DÜŞÜŞ
İşkencenin sonu, kahramanlığın zirvesine çıkış oldu. Onu susturmayı, davasından döndürmeyi başaramayan zalimler, artık çaresizdi. Bükülmeyen bu irade karşısında, tek çareleri onu fiziki olarak yok etmekti.
Gözleri dönmüş katiller, Necdet Dumanay’ı yurdun üçüncü katına çıkardılar. Bu bir infaz değil, acziyetin dışa vurumu, bir inancın yok edilemeyişinin öfkesiydi. Ve tıpkı Şehit Dursun Ertuğrul Önkuzu’ya yapıldığı gibi, o büyük ülküdaş da, inancının sarsılmazlığı pahasına, üçüncü kattan aşağıya atılarak şehit edildi.
Ankara toprağı, 03 Nisan 1975 günü, bir yiğidin kanıyla sulandı. Ancak o, sadece düşen bir beden değildi; davasına olan bağlılığını, en yüksek yerden ebediyete mühürleyen, zulme karşı dimdik duruşun destansı bir timsaliydi.
"Üçüncü kattan düşen bir beden değildi; bayrağın uğruna zirveye dikilen, asla eğilmeyecek olan bir ruhun nişanesiydi."