“Bazı hayatlar sadece yaşanmaz, bir inancın kalesi olarak dikilir ve o kalenin düşmemesi için son nefese kadar mücadele edilir.”
KİMLİĞİ VE BİR ADANMIŞLIĞIN YEMİNİ
Tarih, 26 Haziran 1979’da yazılacak büyük bir destanın kahramanıydı o. Adı Mehmet Saygıgüder’di. Gaziantep’in bereketli topraklarında, Yaylı Köyü’nde yeşeren bu yiğit, hayatını sadece bir mesleğe değil, bir ülküye adamıştı. O, sadece bir öğretmen değil, ruhunda yanan milliyetçilik ateşiyle çağını aydınlatmaya çalışan bir Türk Milliyetçisi Ülkücüydü. Kuru bir isimden ibaret değildi; Aliye-Ömer Battal İlkokulu’nun sıralarında geleceği inşa eden bir gönül eriydi.
SINIFTA BİR MEŞALE, HAK YOLUNDA BİR LİDER
Mehmet Saygıgüder, en kutsal görev olan öğretmenliği seçmişti. Çocukların zihinlerini ilimle aydınlatırken, ruhlarını da vatan sevgisiyle dokuyordu. O sadece dört duvar arasında kalmadı; ideallerini korumak için en ön safta durdu. ÜLKÜ-BİR teşkilatının Gaziantep Şubesi’nde İkinci Başkanlık gibi ağır bir sorumluluğu taşıyordu. Bu makam, onun sadece sınıfta değil, zorlu siyasi ortamda da inancının bir kalkanı olduğunun kanıtıydı. O, genç zihinleri zehirlemek isteyen karanlık ellere karşı dimdik duran, iradesi çelikten bir neferdi.
26 HAZİRAN 1979: SON DERS ZİLİ
Gaziantep üzerinde güneş, 26 Haziran 1979 sabahı henüz tam yükselmemişti. Saatler 08:15’i gösteriyordu. Günün en masum anıydı; ders arasıydı. Mehmet Saygıgüder, görev yaptığı Aliye-Ömer Battal İlkokulu’nun bahçesindeydi. Eğittiği, geleceğe hazırladığı bir öğrencisiyle konuşuyor, belki de ona hayatın zorlu bir dersini anlatıyordu. Bir öğretmen için en doğal, en güvende hissettiği an...
Fakat vatanın üzerine çöken karanlık, ışığın en parlak yandığı yerde söndürmek için pusu kurmuştu. İki eli kanlı, devrimci solcu-komünist militan, en savunmasız anda, en mukaddes mekanda ortaya çıktı.
KAHRAMANLIĞIN SON NEFESİ
Gözleri korkuyla dolu küçük öğrencilerin önünde, Mehmet Saygıgüder’e kurşun yağdırdılar. Bu hain saldırı, sadece bir cana değil, bir idealin sesine yönelmişti. O, sadece yaralanmadı; ideallerinin bedelini canıyla ödedi. O ağır darbenin ardından, okulun bahçesinde, öğrencisinin gözlerinin önünde yere yığıldı.
Hastaneye yetiştirilmek istendi, ancak kader ağlarını çoktan örmüş, yiğit ruhunu teslim etmişti. Mehmet Saygıgüder, o kutsal okulun bahçesini, inancının son kalesi, şehadetinin ilk durağı yaptı. O, cephede değil, geleceği yetiştirdiği yerde; savaş meydanında değil, ilim yuvasında alnının akıyla can verdi. Bir eğitim neferi olarak çıktığı yolda, bir Ülkücü Şehit olarak ebediyete yürüdü. Canını verdiği an, onun davasının yenilmezliğinin mühürü oldu.
“O, inancının son neferiyken, canını çocukların bahçesine sererek, gelecek nesillere korkunun değil, cesaretin dersini miras bıraktı.”