"Bazı hayatlar kısa sürer, ama bıraktıkları iz, bir ulusun kaderinden uzun olur."
KİMLİĞİ VE BİR YÜREĞİN DOĞUŞU
Anadolu’nun kadim toprağı, yiğitler yatağı Osmaniye’nin Kırmıtlı Kasabası’nda, 1953 yılında bir alperen doğdu: FEVZİ DOĞAN. Sekiz kardeşin yuvasında büyüyen bu genç ülküdaşımız, daha ömrünün baharında, yirmi iki yaşında (22) iken, vatanın kendisinden talep edeceği büyük fedakârlığı gerçekleştirmeye adaydı. O, henüz hayatının sayfalarını doldurmaya başlarken, kaderine milliyetçilik meşalesini taşımayı yazmıştı. Basit bir öğrenci kimliğinin ardında, çelikten bir duruş ve sarsılmaz bir inanç taşıyordu.
ADANMIŞLIĞIN OKUL YILLARI VE BAYRAK NÖBETİ
Fevzi Doğan’ın yolu, sıradan bir eğitim yolu değildi; o, idealizmi ve inancı peşinde koşan bir neferin mücadelesiydi. İlkokuldan sonra Osmaniye İmam Hatip ortaokulunda okudu. Kısa süren İmam Hatip Lisesi döneminde dahi, fikrinin sarsılmaz bir temsilcisi oldu; burada, gençliğin kalbinde yanan Ülkü Ocaklarının temsilciliğini bizzat üstlendi.
Ancak hakikat yolcularının payına düşen, genellikle huzur değil, baskı ve zulüm olur. Yaşadığı ağır baskılar, onu yurdunda tutmadı; önce Siverek’teki kardeşinin yanına Endüstri Meslek Lisesine devam etti, fakat zulmün gölgesi peşini bırakmayınca, çelikten iradesiyle naklini İskenderun Endüstri Meslek Lisesine aldırdı. O, sadece okul değiştirmiyordu; o, inancından vazgeçmemek için zorlu bir coğrafyada mevzi değiştiriyordu.
VATAN DÖNÜŞÜ VE SON GÜNEŞ
Zorlu geçen bir eğitim yılının ardından, takvimler 1975 yılının Haziran ayını gösterirken, okul tatil olmuştu. Her neferin hakkı olan kısa bir dinlenme için, doğduğu topraklara, Kırmıtlı’ya ailesinin yanına dönmüştü. Bu, hayatının son huzurlu dönüşü olacaktı.
O uğursuz günde, Kırmıtlı sokaklarında, amcasının oğlu Yunus ve kardeşi Feriz ile birlikte geziniyordu. Henüz 22 yaşında bir gencin, ailesi ve akrabalarıyla geçirdiği masum bir an, karanlığın üzerine çökecek fırtınanın sessizliğiydi. Fevzi Doğan, o an için yalnızca yorgun bir öğrenci, sevdikleriyle vakit geçiren bir gençti; ancak dışarıda, ideallerine olan düşmanlık kör bir kinle bilenmişti.
26 HAZİRAN 1975: PUSU VE EBEDİ NÖBET
Karanlık, namertçe ve önceden tasarlanmıştı. Devrimci solcu-komünist militanlar, pusularını kurmuş, bu idealist yiğidin yolunu gözlemişlerdi. Onlar için Fevzi Doğan, sadece bir genç değil, savundukları yıkıma karşı duran bir semboldü.
Fevzi Doğan’ı, yanındaki akrabalarıyla gördükleri anda, hiçbir ihtara mahal vermeden, kurşun yağmuruna tuttular. Bir kahramanlık destanının yazıldığı o Osmaniye sokağında, bir yiğit, inancının bedelini kanıyla ödedi. Göz açıp kapayıncaya kadar, yirmi iki yıllık tertemiz hayatı, bir pusu kurşunuyla son buldu.
O, geri dönmeyi, vazgeçmeyi ya da saklanmayı seçmediği gün, şehadet şerbetini içmeye karar vermişti. 26 Haziran 1975’te, ülkücü şehit Fevzi Doğan, bedeniyle toprağa, ruhuyla ebediyete kavuştu. Onun son anı, karanlık bir gölgenin üzerine cesaretle yürüyüşü ve gençliğinin en güzel çağında, vatan ideali için adanmışlığın en yüce örneği oldu.
Ne yazık ki, bu aileden istenen bedel sadece Fevzi’nin hayatı ile sınırlı kalmayacaktı. Olayın üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki, o gün yanında yürüyen amcasının oğlu Yunus Doğan da aynı çirkin kinin hedefi olacak ve şehit edilecekti. Fevzi Doğan’ın ateşi, vatan için ödenen fedakârlığın sönmez bir meşalesi olarak yanmaya devam etti.
"Onun 22 yıllık ömrü, bir neslin bayrağı taşımak için ödediği bedelin imza mühürüdür."