"Bazı hayatlar, bir asrın ağırlığını on altı yıla sığdırır; onlar, yurdun alnına yazılmış en genç destanlardır."
KİMLİĞİ VE İLK BAHAR SÖZÜ
Adı, geleceğe adanmışlığın onurlu bir mührüydü: CENAN BAYGIN. O, sadece bir isim değil, bir idealin henüz filizlenen en taze dalıydı. Ordu’nun Fatsa ilçesine bağlı Aşağıtepe Köyü’nde doğdu, toprağına ve milletine olan sevdası, Karadeniz’in hırçın suları kadar derin ve kararlıydı.
Henüz ömrünün ilk baharındaydı. Sadece on altı yaşındaydı ve Fatsa Lisesi’nin birinci sınıfında okuyan bir öğrenciydi. Fakat Cenan, yaşıtlarının taşıdığı kaygılardan çok daha ağır bir sorumluluğun farkındaydı. O, basit bir öğrenci değil, "Türk Milliyetçisi Ülkücü Şehit" unvanını alın yazısına yazdıran, inancından zerre taviz vermemiş genç bir kahramandı.
ADANMIŞLIĞIN AİLE OCAĞI
Cenan’ın duruşu, kuru bir inatlaşmanın sonucu değildi; ailesinden aldığı kutlu bir mirastı. Metin olmaları, kararlı duruşları, bir ocak geleneğiydi; zira onlar, çevrelerindeki karanlığa rağmen, ailece ülkücüydüler. Bu adanmışlık, Cenan’ın yüreğinde çelikleşen iradenin kaynağı oldu. Bilirdi ki, yürüdüğü yol zorlu, fakat arkasında duran değerler ebediydi.
FATSA’DAN ÜNYE’YE SON YOLCULUK
Takvimler 26 Haziran 1980’i gösteriyordu. Cenan, o gün, sıradan bir iş için, Ünye’ye gitmek üzere bir minibüse bindi. Bu, onun, gençlik düşleriyle dolu dünyadan, adını tarihe altın harflerle yazdıracağı o çelik kapıya doğru attığı son adımdı.
Fakat zalim pusu, yolculuğunu yarıda kesti. Minibüsten zorla, silahların gölgesinde indirildi. Henüz on altı yaşındaki bir lise öğrencisine yöneltilen bu tehdit, davanın ne denli büyük, düşmanlığın ise ne denli korkakça olduğunun ispatıydı. Silah zoruyla, Fatsa’nın Şerefiye Mahallesi’nde bulunan bir fındık bahçesine doğru götürüldü.
ŞEHADETİN DESTANSI MÜHÜRÜ
Fındık bahçesi, o gün, baharın bereketini değil, vatan uğruna dökülen en masum kanı saklayan sessiz bir şahit oldu. Cenan, gözlerinin içine bakan ölüme karşı duruşundan vazgeçmedi. Ne pazarlık etti, ne de geri çekildi. Onun teslim olmadığı o son an, düşmanın vahşetini katladı.
O ruhu susturmak için, o 16 yaşındaki çelikleşmiş iradeyi kırmak için, akıl almaz bir vahşet sergilendi: Kafasına, otuz kurşun sıkıldı.
Otuz kurşun! Bu rakam, Cenan Baygın’ın davasının ne kadar büyük ve sarsılmaz olduğunu gösterir. Bir idealin sesini kısmak, bir milliyetçinin duruşunu eğmek için, otuz kez tetiğe basmak zorunda kaldılar.
Ancak otuz kurşun, bir bedeni yere serebilir; bir inancı asla. 26 Haziran 1980, sadece bir şehadet tarihi değil, Türk milliyetçiliği davasının omuzlarına yüklenen, genç bir yiğidin kanıyla imzalanmış ebedi bir yemindir.
"O, adını yazdığı toprağın, 26 Haziran 1980’de verdiği en ağır yemindi. Otuz kurşun susturamadı sesi, o ses şimdi bir milletin vicdanında yankılanıyor."