"Bazı hayatlar yıllarla değil, taşınan idealin ağırlığıyla ölçülür. Hayri Çolak, o ağırlığı son nefesine kadar omuzlarında taşıdı."
KÖKLER VE YEMİN
O, toprak ananın en derin sözlerinden biriydi. İzmir’in kadim topraklarında, Tire’de, 1 Ocak 1935 tarihinde yedi kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gözlerini açtı. Hayri Çolak; büyük bir ailenin sade, güçlü mayasıyla yoğrulmuştu. Gençliğin fırtınalı çağında, tahsilini yarıda bırakmak pahasına, milletine adanmış bir yolculuğa çıktı. O, sıradan bir memurdan çok, Türk milliyetçiliği davasına gönül vermiş, hayatını bu yolda yürümeye adamış bir yiğitti. Onun kimliği; bir görevi icra etmekten ibaret değildi; o, ülkesi için bir duruş, bir yemindi.
ADANMIŞLIĞIN KALESİ
Hayri Çolak’ın hayatının merkezinde iki kutsal sevgi vardı: Biri canı kadar sevdiği biricik kızı, diğeri ise uğruna yürüdüğü büyük vatan davası. O, sadece bir baba değil, aynı zamanda görevi başında bir veliydi. Zübeyde Hanım Yurdunda öğrencilerden sorumlu amir olarak, sadece binaların düzenini değil, geleceğin filizlerinin vicdanını ve ahlakını da gözetiyordu. O yurt, onun için sadece bir iş yeri değil, nesillerin yetiştiği, bayrağın gölgesinin düştüğü bir kale, bir adanmışlık mekânıydı. Gençlerin güvenliği ve huzuru, onun kişisel kalkanı hâline gelmişti.
25 HAZİRAN 1980: KARANLIĞIN PLANI
Takvimler 25 Haziran 1980’i gösterdiğinde, İzmir’in üzerinde kara bir gölge dolaşmaya başlamıştı. Vatanın sinesine hançer sokmaya çalışan devrimci solcu ve komünist unsurlar, ülkücü duruşun sembolü olan Hayri Çolak’ı hedef göstermişlerdi. Bu, bir tesadüf değil, bir karardı. Karanlık zihniyetler, Hayri Çolak’ın şehit edilmesi için fırsat kolluyorlardı.
Plan, acımasız ve hainceydi. Katiller dört kişiydi: Buca Eğitim’den Kubilay Tanık, SOLDER Öğrenci kolu Başkanı Durmuş Kafkaslı, İlhan Şanat ve dördüncü katil Atilla. Ancak bu suikastın fitilini ateşleyen, en büyük ihaneti sergileyen, ülküdaşımızın oturduğu apartmanda komşusu olan devrimci solcu Ergun’du. Bu dört katil ve bir azmettirici, milletinin hizmetinde, savunmasız bir yiğidin canına kastetmek için organize olmuştu.
SON NÖBET VE ATEŞ ÇEMBERİ
O kahramanlık günü, Hayri Çolak Varyant Kız Öğrenci Yurdundaydı. Alnının teriyle, inancının emriyle işinin başında çalışıyordu. O, bir siperde bekleyen asker değildi; o, davasının kalesi olan görev yerinde, millete hizmet etmenin huzuru içindeydi.
Dört katil, Hayri Çolak’ın bulunduğu bu kutsal mekâna baskın düzenledi. Tarih, o anki mücadelenin detaylarını bize fısıldamaz, ancak bu sessizlik, kahramanın duruşunun büyüklüğünü anlatır. Hayri Çolak, görevi başında yakalandı, ama asla teslim olmadı. O anda yurdu, öğrencileri ve ideallerini korumak için attığı son adım, yaptığı son hamle, tarihin en soylu dirençlerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir. O, dört hainin karşısında, yalnız ama onuruyla dik durarak, inancının bedelini ödedi. Hainler, onu canından, yurdu ise en fedakâr amirinden ayırdılar. Hayri Çolak, işinin başında, 25 Haziran 1980’de şehadet şerbetini içerek ölümsüzleşti.
EBEDİ YOLCULUK
Bir kızı yetim, bir millet yaslı kalmıştı. İzmir’in toprağı, artık bir yiğidin kanıyla sulanmıştı. Hayri Çolak’ın naaşı, vatan toprağına, doğduğu şehrin bağrına, Paşaköprü mezarlığında tevdi edildi. Ancak onun destansı mücadelesi orada bitmedi; o gün şehitlik mertebesine yükselen ruhu, Türk milliyetçiliğinin sancağını daima daha yükseğe taşımak üzere bir meşale yaktı. Hayri Çolak’ın adı, zor zamanlarda dahi görev bilincinden ve idealinden vazgeçmeyenlerin ebedi sembolü oldu.
"Hayri Çolak düştü; ancak o gün İzmir’de, vatan uğruna verilen sözün bedeli, alnımızdaki onur lekesi olarak tarihe kazınmıştır."