"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; onlar, bir milletin vicdanına kanla yazılmış ebedi bir yemindir."
BİR MİLLETİN YÜREĞİNDEN YÜKSELEN SES
O, yalnızca bir isimden ibaret değildi; O, çelikleşmiş bir imanın ve sarsılmaz bir duruşun timsaliydi. Adı, Ali Ulvi AĞIÇ’tı. Türk Milliyetçisi ve Ülkücü kimliği, onun sadece bir meslek erbabı değil, aynı zamanda zorlu bir çağın kahramanı olduğunu haykırıyordu. O, kaosun ve bölünmenin gölgelediği topraklarda, hürriyetin ve düzenin garantisi olarak görev üstlenmişti. Mesleği, basitçe "polislik" olarak anılsa da, onun için bu unvan, kutsal bir nöbetin ve milli bir adanmışlığın nişanesiydi.
ADANMIŞ BİR ÖMRÜN KUTSAL YÜKÜ
Hayata 19.07.1939 tarihinde gözlerini açan Ali Ulvi Ağıç, ömrünün kırk bir yıllık kısmını, milleti için mücadele ederek geçirdi. O, sadece görevinin adamı değil, aynı zamanda sıcak bir yuvanın direğiydi. Evliydi ve geride yüreği sevgi dolu üç evlat bırakmıştı. Bütün bu şahsi mesuliyetine rağmen, ailesine duyduğu sevgi ile vatanına duyduğu borcu asla birbirinden ayırmadı. O, bir Başkomiser olarak, her sabah tehlikeye yürürken, arkasında bıraktığı o kutsal emanetler için de mücadele ettiğini biliyordu.
GÖREV YERİ: HİLALİN NÖBET MAHALLİ
Başkomiser Ali Ulvi Ağıç’ın nöbet yeri, peygamberler şehri Şanlıurfa idi. Şanlıurfa Emniyet Amirliği’ne bağlı Eyyübiye Karakolu’nda görev yapıyordu. O yılların şiddet ikliminde, görevi sadece asayişi sağlamak değil; ülkü uğruna verilen mücadelenin ön cephesinde kararlılıkla durmaktı. Her gün, komünist militanların neden olduğu tehdit ve tehlike altında, milletinin huzuru için kalkan oluyordu. Şanlıurfa’nın kadim sokakları, onun dürüst ve fedakâr adımlarına şahitlik ediyordu.
ZULMETE ATILAN SON ADIM VE YİĞİTLİĞİN MÜHÜRÜ
Tarih, 02 Nisan 1980’i gösteriyordu. Gün batımına yakın, saat 17.00 sularında, vatanın geleceği üzerine kritik kararların alındığı Emniyet İl Müdürlüğü’ndeki bir toplantıdan ayrılmıştı. Zırhsızdı, korumasızdı; özel otomobili ile bir görevden diğerine geçerken, kahramanlığı ve inancı zırhı olmuştu.
Ancak karanlık pusuda bekliyordu. Komünist militanlar, bir Başkomiserin sadece canını değil, milletin düzenine olan inancını da hedef alarak alçakça bir saldırı gerçekleştirdiler. Bir anda kurulan ateş çemberi, makam aracı beklemeyen, kendi imkânlarıyla görevini ifa eden bu yiğide yöneltildi. Geri çekilmek, tereddüt etmek, onun fıtratında yoktu.
Ali Ulvi Ağıç, hain kurşunların hedefi olduğunda, son nefesine kadar görev yerinde kalma yeminiyle yaşamıştı. Olay yerinde, canını adadığı o kutsal topraklar üzerinde şehit düştü. Onun fedakârlığı, o karanlık günü aydınlatan bir meşale oldu. Düştüğü o an, sadece bir Başkomiserin şehadeti değil, vatanın bekası için ödenen yüksek bir bedelin, yiğitliğin mühürüydü.
"O gün, beden yorgun düşmüş olabilir; ama ruhu, millete adanmışlık yeminiyle Şanlıurfa semalarında sonsuza dek nöbet tutmaya başlamıştır."