“Bazı hayatlar, sadece nefes almak için değil; bir milletin ruhunu ayakta tutmak için yaşanır. O gün, Ahmet Türkgenç de inancının son kalesini beklemeyi seçti.”
KİMLİĞİ VE İDEALİST DURUŞU
İstanbul semalarında, 1979 yılının karanlık gölgeleri dolaşırken, irfan yolunun yılmaz bir yolcusu vardı: Ahmet Türkgenç. O, sadece Atatürk Eğitim Enstitüsü’nün bir öğrencisi değildi; Sakarya Öğrenci Yurdu’nun duvarları arasında, yüreği bir ideal uğruna atan kutlu bir neferdi.
Türk ve Müslüman olmanın o sarsılmaz şuurunu içinde taşıyan, ülkücü hareketin davasına adanmış bir gençti. Devşirilmiş ruhların, yolundan sapmışların safında değil; yalnızca inandığı değerlerin, milletinin ve dininin izinde yürümeyi seçmişti. Onun tercihi, rahat bir gelecek değil, onurla mücadele edilen bir varoluştu.
SESSİZLİĞİN İÇİNDEKİ SÖZ
Tarih, 23 Haziran 1979’u gösterirken, İstanbul'da bir yurt odasında, Ahmet geleceğe ışık olacak sayfaları çeviriyordu. Düşünceleri derin, duruşu vakurdu. O anlarda, dışarıda toplanan ve devrimin kirli gölgesini taşıyan, 8-10 kişilik devrici solcu komünist bir güruh, yurt duvarlarına yaklaşmaktaydı. Amaçları alçakça bir kaçırma eylemiydi.
O anki sessizlik, kısa süre sonra patlayacak olan kahramanlık yemininin habercisiydi.
DİRENİŞ VE KAHRAMANLIK YEMİNİ
O namert grup, içerideki ülküdaşlara uzanmak için harekete geçtiğinde, karşılarına çıkan ilk set, Ahmet Türkgenç’in çelikten iradesi oldu. Bir öğrenci gibi değil, kutsal bir emaneti koruyan bir kale muhafızı gibi davrandı.
Ders kitabını bırakıp silaha sarılmak zorunda kaldığı bu an, onun kader anıydı. Komünist güruhun kaçırma planı, Ahmet'in kahramanca karşı koyuşuyla anında boşa çıktı. O, geri çekilmedi, teslim olmadı. Bir başına, sayıca üstün düşmana karşı yurdun ve ülküdaşlarının onurunu korumak için siper oldu. Mücadele, odadan yurdun koridorlarına, koridorlardan ise en mukaddes alana doğru yayıldı.
ADANMIŞLIĞIN SON KALELERİ
Ahmet, düşmanı geriletirken, mücadelenin şiddeti yurdun mescidine kadar uzandı. O mübarek mekân, artık sadece ibadet yeri değil, şerefin ve adanmışlığın son direniş noktasıydı.
Katiller, mescidin içine kadar girme cüretini gösterdiler. Ve işte o kutsal çatının altında, inançlarının ve vicdanlarının karanlığıyla, yiğit genci kurşunladılar. Bir kahraman, en mukaddes yerde, yedi kurşunun hedefi oldu. Vücuduna isabet eden her bir kurşun, sadece bir beden parçasını değil, o günkü karanlık zihniyetin alnına sürülen silinmez bir lekeyi temsil ediyordu.
SON NEFES VE ZAFER
Ağır yaralıydı. Hayata tutunması için onu hızla hastaneye kaldırdılar. Ancak Ahmet Türkgenç’in ruhu, bu dünyevi yolda kalmaya razı değildi. O, son nefesini hastaneye varmadan, yolda verdi.
23 Haziran 1979 günü, İstanbul’da, genç bir öğrenci, inandığı değerler uğruna düşmana boyun eğmeyerek, mücadelesini şehadetle taçlandırdı. O, sadece bir can vermedi; yedi kurşun yarasıyla, nesiller boyu sürecek bir direniş destanının mührünü vurdu.
“Ahmet Türkgenç’in adı, 23 Haziran 1979’un o karanlık gününde şehit düştüğü İstanbul’un taşlarına değil, Türk milletinin sarsılmaz inancının sonsuzluğuna yazılmıştır.”