"Bazılarının hayatı bir sayfa ile biter, bazılarınınki ise adanmışlığın mühürlendiği o son saniye ile başlar. Onların ruhu, şehadetin destanına yazılmıştır."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİ
Bu toprakların sadık bir evladı, Türk milliyetçisi ülkücü Şehit Ahmet Karaman. Onun adı, 23 Haziran 1978 günü İstanbul’un karanlık göğünde parlayan bir yıldızdır. Henüz 25 yaşındaydı; hayatının baharında, geleceğe dair tüm umutlarını idealine adamış genç bir kahramandı. Tokat'ın kalbinden, Niksar’ın Gökçeli Kasabası’ndan çıkıp gelmişti; Anadolu’nun saf, sarsılmaz ruhunu taşıyordu. Mütevazı bir görev olan Kumkapı Tevfik Kurt İlkokulunda müstahdem olarak çalışıyor, alın teriyle geçimini sağlarken, yüreğinde taşıdığı ülkü ateşiyle yaşıyordu. Beyazıt’taki mütevazı ikametgahı, İstanbul’un karmaşası içinde davasına olan sarsılmaz bağlılığının sessiz bir tanığıydı.
BEYAZIT'IN IŞIĞI VE MARMARA RUHU
Gündüzleri emeğiyle kazanır, akşamları ise gönül dostlarıyla buluşurdu. Ahmet Karaman için bu buluşmalar, sadece bir oturuş değil, davanın tazelenmesiydi. Marmara Kıraathanesi, ülkücülerin yoğun olarak oturduğu, fikirlerin berraklaştığı, yeminlerin tekrarlandığı bir ocaktı. Burası, sıradan bir kahvehane değil, baskı ve zulüm döneminde bir araya gelme cesaretini gösterenlerin sığınağıydı; bir ülküdaşın bir diğerine verdiği sözün ve kardeşliğin kıraathanesiydi.
SON BULUŞMA VE EMANET
Takvimler 23 Haziran 1978’i gösterdiğinde, Ahmet Karaman, kaderinin çizildiği o akşama doğru yürüdü. Yanında, can dostu, hemşehrisi olan Salih Tuncer vardı. Yüreklerinde aynı iman, dillerinde aynı gaye ile Marmara Kıraathanesine doğru ilerlediler. İçeride Tokat İl Merkezinden olan Cemalletin Karaaslan da bulunuyordu. Üçü iyi arkadaştı, üçü de aynı yolu tutmuş, aynı sancağa baş koymuş ülküdaştı. Bilmiyorlardı ki, girdikleri bu mekan, kahpeliğin en hain tuzağıyla mühürlenmişti.
KORKAKLIĞIN GÖLGESİ VE DESTANSI DÜŞÜŞ
Devrimci solcu-komünist militanlar, yüzleşme cesaretini gösteremedikleri ideallerin aydınlığını, gölgelerin silahı olan saatli bombayla söndürmeyi hedeflemişlerdi. Bu alçak plan, tam da ülkücülerin toplandığı bu kutsal mekana kurulmuştu.
Saatli bomba patladığında, ses sadece duvarları değil, bir neslin umutlarını da paramparça etti. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o an, kahramanlığın ve fedakarlığın zirvesine ulaştıkları andı. Ahmet Karaman ve Salih Tuncer, bombanın tahrip gücü dolayısıyla parçalanarak şehit oldular. Onların son anı, kuru bir ölüm değil, bir inancın parçalanmazlığını tüm şiddetiyle haykıran, korkusuz bir kurban edişti.
O gecenin dehşeti burada bitmedi. Hemşehrileri Cemalletin Karaaslan da ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı. Yoğun bakımda tam dört gün boyunca, yaralı bedeniyle davasına sadık kalmanın savaşını verdi. Ancak o da kurtulamadı; dördüncü günün sonunda, yoldaşlarının yanına, şehadet makamına yürüdü. Ahmet Karaman, yirmi beş yıllık ömrünü, bir milletin geleceği için feda etmiş, adı ve ruhu İstanbul’un kalbine kazınmıştır.
"Onlar, patlayan bombanın şiddetiyle değil, o bombayı oraya koyanların karanlığına karşı yüreklerinin nuruyla anılırlar. Bir davanın neferi olmanın bedeli, işte o destansı düşüştür."