"Bazı hayatlar takvimlerle değil, uğruna atılan son adımla ölçülür. Onlar, ölümü değil, davanın sessizliğini reddedenlerdir."
KİMLİĞİ VE ATEŞTEN DOĞUŞU
Anadolu’nun kadim toprağı, Tokat’ın Niksar ilçesinin Gökçeli Kasabası, 23 Haziran 1979’da sadece bir evladını kaybetmiş değildi; çelikten bir iradeyi, Salih Tuncer’i tarihe şehit olarak yazıyordu. Henüz yirmi üç baharını tamamlamış bu genç yiğit, adını aldığı toprakların sarsılmaz inancını taşıyordu. O, sadece bir birey değil, milleti için geleceğini feda etmeye ant içmiş bir neslin sancaktarıydı.
GENÇLİĞİN YÜKSEK SESİ
İstanbul, Ortaköy Eğitim Enstitüsü’nün koridorları, Salih Tuncer’in sadece ilim peşinde koştuğu yerler değildi. O, okuyor, öğreniyor ve aynı zamanda büyük bir ideolojiye, Türk Milliyetçiliği Ülkücü hareketine omuz veriyordu. Kitaplarla dolu gençliği, aynı zamanda adanmışlığın da sembolüydü. Mücadelesini sürdürürken, hayatını bir idealin ateşine adamış, zorlu ve çalkantılı 70’li yıllarda dahi davasının safından bir an olsun ayrılmamıştı.
BİR MİLLETİN SÖZÜ İÇİN
Salih Tuncer’in genç yaşı, ruhundaki kararlılığı gizleyemiyordu. İstanbul’un karmaşası içinde, ülküdaşlarıyla kurduğu bağ, kan kardeşliğinden farksızdı. Her anı, vatanın bekası için verilen mücadeleyle örülüydü. O, kuru bir slogan peşinde değildi; onun için Ülkü, varlığını feda etmeyi gerektiren, imandan doğan bir duruştu.
SON BULUŞMA VE KADERİN VURUCU ANI
23 Haziran 1979 Cumartesi günü, kader ağlarını örerken, o ve yüreği kendisi gibi yanan iki dostu, bir araya geldi. Hemşerisi olan Ahmet Karaman ile buluştu, Tokat İl Merkezi’nden gelen Cemalletin Karaaslan da onların yanındaydı. Üçü iyi arkadaştı, üçü de aynı davanın yılmaz neferleriydi. Yorgun bedenlerini dinlendirmek ve yüreklerini tazelemek için Marmara Kıraathanesine gittiler.
Biliyorlardı ki, o yıllarda kahvehaneler, sokaklar ve hatta okullar dahi birer cepheydi. Ancak onlar, bu gerçeğe rağmen bir araya gelmekten çekinmediler. Onlar kılıcın değil, imanın gücüne inanıyorlardı.
EŞSİZ FEDAKÂRLIĞIN MÜHRÜ
Ancak karanlık ve sinsi düşman, onların bu tertemiz kardeşliğini, bu saf imanını hedef almıştı. Kahvehaneye, devrimci solcu-komünist militanlar tarafından saatli bir bomba önceden yerleştirilmişti. Bir anda, sohbetin sıcaklığı, çelikten ve kandan örülmüş bir dehşete dönüştü.
Bomba patladığında, Salih Tuncer, adanmışlığın en yüksek bedelini ödedi. O, kaçma şansı olmayan, ansızın gelen bir ihanetin kurbanı oldu. Bombanın dehşet verici tahrip gücüyle, yirmi üç yıllık ömrü ve tüm hayalleri paramparça oldu. Ülküdaşı Ahmet Karaman da onunla birlikte anında şehit düştü.
Ancak facianın gölgesi, sadece onlarla kalmadı. Cemalletin Karaaslan, ağır yaralı olarak dört gün boyunca yoğun bakımda hayat mücadelesi verdi. Dört uzun gün, davanın ateşiyle yanan bir ruhun, bedeniyle verdiği savaşa tanıklık etti. Lakin o da kurtulamadı, şehitlik mertebesine erişerek kardeşlerine katıldı.
Salih Tuncer, bir kahramanlık destanını bizzat kaleme alamadı; zira onun şehadeti anlık ve yıkıcıydı. Ancak o, o son buluşmaya yürürken gösterdiği cesaretle, bir gence yakışır şekilde, milletinin bekası için canını hiç düşünmeden ortaya koydu. O, sessizce yürüyerek, en gür sesiyle haykırmış oldu: "Bu vatan sahipsiz değildir!"
"Onun bedeni parçalandı, lakin uğruna yürüdüğü ideal, ebediyen bütün kaldı. Salih Tuncer, ölüme değil, ölümsüzlüğe adım attı."