"Vatan, bedeli can ile ödenen bir yemindir. Mustafa Koçak, o yemine sadakatin destansı adını yazmıştır."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİNDEKİ ATEŞ
Ordu’nun Fatsa ilçesinde, ilim ve irfan yolunda yürüyen bir Fen Bilgisi Öğretmeni, sıradan bir meslek erbabı değil; davasına adanmış bir ülkü eri duruyordu. Mustafa Koçak, görevini Fatsa İmam Hatip Lisesi'nin kutsal çatısı altında icra ederken, sınıflara sadece bilimsel gerçekleri değil, aynı zamanda Türk-İslam şuurunun sarsılmaz inancını da taşıyordu. Onun kimliği, bir fikir adamının ve büyük bir millet sevdalısının mührünü taşıyordu. O dönemde bu kimliğe sahip olmak, sadece bir duruş değil, göğüs kafesinde bir hedef taşımak anlamına geliyordu.
GÖREV YERİ: FATSA VE KARANLIĞIN GÖLGESİ
1979 yılına gelindiğinde, Fatsa sadece coğrafi bir yer olmaktan çıkmış, ideolojik çatışmaların en çetin cephelerinden biri haline gelmişti. Mustafa Koçak’ın ‘suçu’ olarak addedilen tek şey, inandığı değerlere sımsıkı bağlı olmasıydı. Bu iman, çevresindeki karanlık tehditleri görmezden gelmesine imkân vermiyordu. Zira omuz omuza mücadele ettiği, Şerefiye Cami İmamı olan ülküdaşı ve dostu Cevat Kurt, sadece bir gün önce hain bir saldırıda şehit edilmişti. Bu acı, Koçak'ın omuzlarına ağır bir keder yüklemiş, ancak kararlılığını asla zedelememişti. Bir dostun kaybı, geri adım atmak yerine, onun bıraktığı bayrağı daha sıkı tutma yemini olmuştu.
SON ADIM VE VAZGEÇİLMEZ YOLCULUK
Takvimler 19 Haziran 1979 Salı sabahını gösteriyordu. Yüreği, Cevat Kurt’un matemiyle yanarken, Mustafa Öğretmen, görev yerine gitmekten bir an bile tereddüt etmedi. Tehlikenin varlığını biliyordu, yollarda pusunun kol gezdiğinin farkındaydı, ancak bir dava adamı için vazife, hayattan önce gelirdi. Öğretmen arkadaşı Nurettin Kılıç ile beraber, o gün de okula doğru yürüyorlardı. Bu, sadece okula doğru atılan bir adım değil, imanın ve sorumluluğun tehlikeye doğru attığı son, bilinçli adımdı. Onlar, ne pahasına olursa olsun teslim olmayacaklarını, meydanları karanlık ellere bırakmayacaklarını gösteriyorlardı.
KADERİN BELİRDİĞİ O AN: 19 HAZİRAN
Yolda, beklenen karanlık kendisini gösterdi. Devrimci solcu-komünist militanlar, namert bir pusu kurarak, silahsız ve sadece inancıyla donanmış bu kahramanlara saldırdılar. Bu, bir çatışma değil, bir infaz girişimiydi. Mustafa Koçak, dürüst ve onurlu bir hayatın bedelini ödüyordu. Hain kurşunlar bedenine isabet ettiğinde, tıpkı ülküdaşı Cevat Kurt gibi, tereddütsüz ve anında oracıkta şehadete yürüdü. Yanındaki arkadaşı Nurettin Kılıç ağır yaralanarak kurtulurken, Mustafa Koçak, 19 Haziran 1979 tarihinde, ülkücü duruşunun ve adanmışlığının nişanesini kanıyla Ordu-Fatsa topraklarına mühürledi. O düştü, ama düşüşü, gelecekteki nesillere ders olacak, çelikten bir iradenin zaferini ilan ediyordu.
"Mustafa Koçak’ın şehadeti, kuru bir ölüm değil; inancın karanlık karşısındaki mutlak ve sarsılmaz zaferidir."