"Bir adam düşünün ki, elleri çiçek kokarken, yüreği çelikten bir ülküyle mühürlenmiştir."
KİMLİĞİ VE İDEALİST DURUŞU
Adı Mustafa’ydı. Soyadı Kazancıoğlu. Ancak onun asıl kimliği, 18 Haziran 1980 tarihli kanlı bir mühürle yazıldı: Türk Milliyetçisi Ülkücü Şehit. Henüz hayatının baharında, 26 yaşında, filizlenen bir fidan gibi dimdik duruyordu. Dünyanın karmaşasına, ideallerin çatıştığı o zorlu İstanbul coğrafyasında, o, ruhunu en yüce davaya, Türk İslam Ülküsüne adamış bir yiğitti. Onun hayatındaki en büyük suçlama, kuru bir biyografi maddesi değil, destansı bir adanmışlık yeminiydi: Gönlünü bu kutsal ülküye vermiş olmak.
ÇİÇEKLERİN ARASINDAKİ KAHRAMAN
Mustafa Kazancıoğlu, hayatını güzellikle kazanan bir esnaftı; bir çiçekçi. Ekmek teknesi, sevginin, zarafetin ve hayatın timsali olan çiçeklerle doluydu. Demek ki kader, onu, en masum, en barışçıl mesleği icra ederken, en büyük şiddetle sınamıştı. Dükkânı, sadece bir iş yeri değil, aynı zamanda tertemiz alın teriyle kazandığı helal lokmasının sığınağıydı. Dükkânının her köşesi, onun idealine olan saf inancını fısıldıyordu. O, eliyle güzellik yetiştiren ama ruhuyla milletine hizmet eden bir kahramandı.
18 HAZİRAN’IN KARANLIK GÖLGESİ
Tarih, 18 Haziran 1980’i gösterdiğinde, İstanbul’un üzerine alçakça bir gölge düştü. Mustafa, her zamanki gibi, hayatın döngüsünü simgeleyen çiçekleri arasında duruyordu. Dükkânının kapısı, düşmanın en sinsi tuzağına açıldı. İki devrimci solcu-komünist militan, maskelerini masumiyetle gizleyerek, sıradan birer "müşteri" kılığında içeri girdi. Onlar adres sorarak, bir cani pusu kuruyorlardı; Mustafa ise, doğasında var olan nezaket ve yardımseverlikle onlara karşılık verdi.
SON VAZİFE VE ŞEHADET
İşte kahramanlığın en acı ve en onurlu anı: Mustafa Kazancıoğlu, cevap vermek için ayağa kalktığı o kısacık an, hayatının son anı oldu. O, insani bir görevini yerine getirirken, düşman maskesini yırtıp silahlarını çekti ve ateşi, doğrudan ülküdaşımızın kalbine ve boğazına yöneltti.
Ne bir söz hakkı, ne bir mücadele fırsatı tanındı. Karanlık, güzelliğin ortasında patladı. Göğsüne ve boğazına isabet eden hain kurşunlar, sadece genç bir bedeni değil, milletin geleceğine adanmış bir yüreği de hedef almıştı. Mustafa, dükkânında, o çok sevdiği çiçeklerin arasında, aldığı yaralar neticesinde düştü ve ülkü uğruna canını vererek şehitlik makamına erişti. Onun kanı, sadece toprağı değil, adanmışlığın ne demek olduğunu gösteren bir destanın ilk sayfasını suladı.
"O, sadece bir dükkânın kapısını değil, nesiller boyu sürecek bir destanın ilk mısraını açarak, şehadet makamına yürüdü."