"Kimi yiğitler, sadece can vermez; canı pahasına bir destan yazar. Onların son nefesi dahi, imanın ve vatan sevgisinin göğsümüze vurduğu mührüdür."
BİR KAHRAMANIN KİMLİĞİ VE İMANIN SULTANI
Ordu’nun Fatsa ilçesi, Bolaman Kasabası... Cevat Kurt, bu toprakların bağrında, 42 bahar görmüş, ömrünü sadece ailesine değil, milletine adamış bir adamdı. Yükü ağırdı; evliydi ve altı fidanın babasıydı. Ancak o, sadece bir aile reisi değil, aynı zamanda ruhların rehberiydi. Fatsa Şerefiye Camisi’nin kürsüsünden Hakk’ın sesini yükselten bir İmam, inancının sarsılmaz bir kalesiydi. O, yalnızca namaz kıldırmadı; o, Türk Milliyetçiliği davasının çelikleşmiş yüreklerinden, Ülkücü hareketin en sadık neferlerinden biri olarak, imanı ve davası arasına kalın bir çizgi çekilmesine asla izin vermedi.
İLK VAZİFE: BABA YÜREĞİ
Yıl 1979’u gösteriyordu; takvimler 18 Haziran’a dayanmıştı. Ülkenin üzerine kara bir gölge düşmüşken, Cevat Kurt en masum vazifesini yerine getirmek üzere yola çıktı: Ilıca beldesindeki sevgili kızını ziyarete gidiyordu. Ne bir düşmanlık, ne bir çatışma, ne de bir siyasi görev; sadece bir baba yüreğinin yavrusuna duyduğu hasret.
Bir taksiye bindi. O an, bu kısacık yolculuğun, bir hasretin sonu değil, bir destanın başlangıcı olacağını bilemezdi.
KORKAKÇA KURULAN PUSU
Özlemle ilerleyen o araç, Fatsa topraklarında az yol aldıktan sonra, tarihin en alçakça ihanetlerinden birine sahne oldu. Birdenbire, bindiği taksinin şoförü, korkakça arabayı terk edip kaçtı. O an, pusu kurulmuştu. Masumiyetle atılan her adım, vicdanını kaybetmiş altı canavarın hedefi haline gelmişti.
Devrimci solcu-komünist militanlar, sayıca üstün, kalleşçe bir çember oluşturarak aracın etrafını sardılar. İmam Cevat Kurt, imanıyla örülmüş zırhından başka hiçbir şeye sahip değildi. Ama o altı katil, vicdanlarını silaha dönüştürmüşlerdi.
MİLLETİN GÖĞSÜNE SIKILAN 32 KURŞUN
Silahlar ateşlendiğinde, bu bir çatışma değil, bir infazdı. Kurşunlar adeta sağanak gibi yağıyordu. Bu nasıl bir kin, bu nasıl bir nefretti ki, imana ve babalığa kastediyordu?
O kahraman neferin üzerine tam otuz iki (32) kurşun isabet etti. Vücudu paramparça olsa da, duruşu sarsılmadı. Otuz iki kurşun, sadece bir bedene değil, hakikati haykıran bir sese ve vatanın vicdanına sıkılmıştı. Ağır yaralarla kanlar içinde kalan Cevat Kurt, son nefesini bile davasına şahit kılmak istercesine direniyordu.
ŞEHADET ZİRVESİ
Şehadet anında bile yalnız bırakılmadı. Oradan tesadüfen geçen komşu köylüsü, bu can pazarında bir kardeşlik destanı yazarak, kahramanı hızla Samsun Devlet Hastanesine yetiştirdi. İnsanüstü bir çaba gösterildi, tabip elleri yaralarını sarmaya çalıştı; ancak bu ağır yara, otuz iki merminin açtığı zulüm ateşiydi.
Cevat Kurt, 18 Haziran 1979 günü, İmamlık yaptığı caminin, evlatlarının ve davasının üzerine titreyen yüreğini Rabbine teslim ederek şehadet mertebesine ulaştı. Geride altı yetim ve vatan toprağına düşen bir destan bıraktı.
KİNİN VE ZULMÜN SON PERDESİ
Zulüm ve kin, onun son nefesiyle dahi dinmedi. Bir hafta sonra, hayvandan aşağı o katil sürüsü, bu kez şehidin ruhunun huzuruna saldırdı. Onun mezarını dahi hedef alarak alçaklıklarını bir kez daha gösterdiler.
Ancak o neferin imanı, kurşunlara boyun eğmediği gibi, mezarına yapılan saldırılara da boyun eğmeyecektir. Cevat Kurt; görevi, ailesi ve inancının bedelini canıyla ödeyerek, vatan toprağının sadık bekçisi olarak sonsuzluğa yürüdü.
"Onlar bedeni öldürdüler, ama imanı asla. Şehit Cevat Kurt'un adı, 18 Haziran 1979'dan beri vatanın vicdanında yankılanan sarsılmaz bir duadır."