"O, sadece bir görevli değildi; o, karanlığın ortasında dahi teslim olmayı reddeden bir iman kalesiydi."
DESTANIN DOĞUŞU VE SÖNMEYEN IŞIK
Tarih, bazı isimleri sadece kayıtlara değil, milletin vicdanına altın harflerle yazar. Bu kahramanlardan biri de, Giresun’un yiğit evladı, Görele’de doğan Ali Fikri Keskin’di. O, sadece bir birey değil, damarlarında taşıdığı ruhun gereği olarak, hayatını Türk Milliyetçiliği davasına adamış Ülkücü bir neferdi. Onun kimliği, sadece doğum yeriyle değil, benimsediği kutsal ideallerle mühürlenmişti.
KORUMA GÖREVİ VE ADANMIŞLIĞIN NÖBETİ
Ali Fikri Keskin, mesleğini sadece bir geçim kaynağı olarak görmezdi; o, bir Koruma Görevlisiydi. Petrol Ofisi’nde yürüttüğü bu görev, onun için daima teyakkuzda olmanın, vatanın bir köşesini dahi gözetmenin bir sembolüydü. Görevi, düşmana karşı duruşunun ve sadakatinin bir ifadesiydi. O, sadece binaları değil, vatanın huzurunu ve düzenini koruyan isimsiz kahramanlardan biriydi.
İSTANBUL’DAKİ O KARANLIK GÜN: 17 HAZİRAN 1989
Vardiya, 17 Haziran 1989 Cumartesi günü, İstanbul’un soğuk caddelerinde sona erecekti. Ancak bu, onun için son nöbet olacaktı. Devrimci solcu-komünistlerin karanlık bir planı vardı. Onlar, sadece bir cana değil, Ali Fikri Keskin’in temsil ettiği tüm değerlere saldırmayı hedefliyordu.
Planları basitti: Ülküdaşımızı kıstırmak, onu çaresiz bırakmak ve elindeki silahı—onun şerefini, görevini ve savunma gücünü simgeleyen o emaneti—gasp etmek istediler.
DİRENİŞ: SON KEZ YÜREK KOYMA ANI
Ancak, Ali Fikri Keskin’in ruhunda teslimiyetin zerresi yoktu. O an, mesleğinin gerektirdiği soğukkanlılığı, ülkücülüğünün gerektirdiği sarsılmaz imanıyla birleştirdi. Kendisine yöneltilen tehdide karşı, silahsız kalarak düşmanın zaferine izin vermek yerine, direnmeyi seçti. O biliyordu ki, bazı anlarda geri çekilmek bir hayatı kurtarabilir, ancak bir duruşu ve bir ideali yok edebilirdi.
O, teslim olmanın getireceği utanç yerine, mücadelenin getireceği şerefi tercih etti. Tek başına, sayıca üstün ve planlı bir saldırının karşısında dimdik durdu. O an, onun en büyük kahramanlık destanını yazdığı andı.
ŞEHADET VE EBEDİ ZAFER
Ali Fikri Keskin’in onurlu direnişi, düşmanın beklediği teslimiyeti vermedi. Silahını gasp edemeyen, iradesini kıramayan alçaklar, son çare olarak kurşunlara sarıldı. Ali Fikri Keskin, İstanbul’da, 17 Haziran 1989 tarihinde, uğruna yaşadığı değerler uğruna kurşunlanarak şehit edildi.
O düştüğünde, sadece bir beden yere serilmişti; ancak geride bıraktığı destansı direniş, zalime karşı duruşun ve vatan nöbetinin asla bitmeyeceğinin ebedi mührü oldu. Şehadeti, onun adanmışlığının en yüksek kanıtıdır; o, silahını gasp ettirmeyerek, ülkücü kimliğinin namusunu canıyla korumuştur.
"Bazı adımlar geri çekilmeyi bilmez; onlar sadece ebediyete doğru atılan, cesaretle mühürlenmiş son adımlardır."