"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; memleketin vicdanına mühürlenir. O mühür ki, son nefeste dahi vatan aşkını haykırır."
KÖKLERİNDEN YÜKSELEN SES
O, sıradan bir hayat sürmek için doğmamıştı; kalbinde taşıdığı destansı ülkü uğruna bir meşale yakmak için gelmişti. Takvimler 18 Kasım 1947’yi gösterdiğinde, Karadeniz’in çetin rüzgârları altında, Trabzon’un yiğit beldesi Sürmene’de açtı gözlerini. Mehmet Akif Bekiroğlu, adını bu milletin maneviyatından almıştı. Henüz altı yaşındayken, 1953’te ailesiyle birlikte Marmara’nın incisi İzmit’e, Gölcük’e taşındı. O, göçtüğü toprakların ruhunu taşıyan, ülkücülük ateşini yüreğinde büyüten bir fidandı.
II. MATEMATİĞİN YÜREĞİ: ADANMIŞLIK YILLARI
Genç yaşta yüksek ideallerle bezenen Bekiroğlu, 1967 yılında Gölcük Barbaros Lisesi’nden mezun oldu. Sayıların kesinliğinde bile davasının doğruluk payını arayan bir ruhla, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik bölümünü tamamladı. O, sadece matematiği değil, aynı zamanda milli duruşu öğreten bir neferdi. Öğretmenlik vazifesi, bir görevin ötesinde, davasına adanmışlığının bir nişanesiydi. Öyle ki, 1977-78 öğretim yılında mezun olduğu Barbaros Lisesi’ne tayin edilişi, onun memlekete hizmet yeminini pekiştirdi. Ardından Kandıra Lisesi’nde sürdürdüğü bu kutsal meslek, onu sadece bir öğretmen değil, gençliğin yol göstericisi yaptı. Evli ve çocuk babasıydı; yuvasının sıcaklığını ülkesinin geleceği uğruna feda etmeye hazırdı. ÜLKÜ-BİR (Ülkücü Öğretmenler Derneği) çatısı altındaki duruşu, onun inancının ve kararlılığının somut bir göstergesiydi.
III. O KARANLIK CUMA GECESİ (16 HAZİRAN 1980)
Ömrünün baharında, henüz 31 yaşındaydı. Ancak 16 Haziran 1980 Cuma gecesi, kader onu en zorlu sınavına çağırdı. Saatler 22.00’yi gösterdiğinde, İzmit-Gölcük Değirmendere parkının önündeydi. Karanlık, puslu bir bekleyiş hakimdi. Parkın önünde, milletin birliğini hedef alan, yıkıcı ideolojilerin pençesindeki on kişilik devrimci solcu-komünist grup, bir pusu kurmuştu.
Bir yiğit, on canavara karşı.
Mehmet Akif Bekiroğlu, geri çekilmeyi aklından dahi geçirmeden, ülkülerinin onurunu savunmak üzere o kalabalığın karşısına dikildi. Söz bittiğinde, mücadele başladı.
IV. SON DİRENİŞ VE HAKKA YÜRÜYÜŞ
Korkusuzca, yumruk yumruğa başlayan bu eşitsiz kavga, tek bir adamın idealinin, on düşmanın kininden daha güçlü olduğunu kanıtladı. Ancak idealin gücü karşısında aciz kalanlar, alçaklığa sarıldılar. Mehmet Akif Bekiroğlu’nun sarsılmaz duruşu karşısında yenileceklerini anlayan grup, silahlarına davrandı. O destansı direncin sonunda, ülküdaşımızı kurşunlayarak ağır yaraladılar.
Ağır yara almıştı, ama ruhu yenilmezdi. Onu derhal Değirmendere’deki Askeri Hastane’ye ulaştırdılar. Fakat ne acıdır ki, kapılar kapandı; hastane o kahramanı kabul etmedi!
Son bir umutla, yaralı bedeni İzmit’e ulaştırılmak üzere yola çıkarıldı. O yolda, vatanın her karış toprağını kutsayan kanı, durmaksızın aktı. O, son nefesini bile dava yolunda verdi; aşırı kan kaybından dolayı İzmit’e varmadan Hakka yürüdü.
Mehmet Akif Bekiroğlu, sadece bir hayatı değil, bir milleti geleceğe taşıyan inancı emanet etti. Kanıyla suladığı o asfalt yolu, sonsuza dek bir şehadet güzergâhı olarak bıraktı.
"Bazı ölümler matem değil, inkılap olur. O’nun son damla kanı, bu milletin sönmeyen meşalesine yakıt olmuştur."