"Bazı hayatlar, sadece bir dava uğruna değil, kaybedilen her şeyin ağırlığına rağmen yeniden ayağa kalkmak için yaşanır."
BİR DURUŞUN MÜHRÜ
Adı, İsmail Bahadır. Yalnızca bir isim değil, bir yeminin vücut bulmuş hâliydi. O, Türk Milliyetçiliği davasına adanmış, Uşak toprağında doğmuş, mücadelesini bizzat memleketinin sokaklarında veren bir Ülkücü Şehitti. Mesleği Esnaflıktı; halkın içinden, ticaretin ve yaşamın tam merkezinden gelen bir liderdi. Sıradan bir adamın, zor zamanlarda nasıl çelikten bir iradeye dönüştüğünün en canlı kanıtıydı.
FEDAKARLIĞIN EN YÜCE BEDELİ
İsmail Bahadır’ın hikayesi, gençliğinde Genç Ülkücüler Teşkilatına katılmasıyla başlayan bir adanmışlık destanıydı. O, sadece bir nefer olmakla kalmadı, MHP Uşak Merkez İlçe Başkanlığı gibi ağır ve tehlikeli bir görevin sorumluluğunu omuzladı. Ancak kaderin ona biçtiği sınav, siyasi mücadeleden çok daha ağırdı.
O, şehit edilmeden çok önce, canından çok sevdiği oğlu Nuri Bahadır’ı kaybetmişti. Kendi evi, hürriyet ve inanç düşmanlarının alçakça saldırısıyla bombalanmış, bu karanlık eylemde oğlu şehadet şerbetini içmişti. Oğlu toprağın altına girerken dahi, İsmail Bahadır’ın davasına olan sadakati sarsılmadı. Bir baba, evladının mezarından aldığı acıyı, davasına daha sıkı sarılmak için bir güce dönüştürdü. Bu, sadece bir liderin değil, acıyı yiğitçe göğüsleyen bir kahramanın duruşuydu.
UŞAK’TA SÖNMEZ BİR YÜREK
Takvimler, o kara gün olan 01 Nisan 1980’i gösteriyordu. Memleketin dört bir yanı, ideolojik çatışmaların ateşiyle kavrulurken, İsmail Bahadır, Uşak sokaklarında esnaflık görevini ve davasını sürdürmeye devam ediyordu. Korku, onun sözlüğünde olmayan bir kelimeydi.
Akşama doğru, saatler 17:00'yi gösterdiğinde, Uşak 1 Eylül Okulunun önü, kanlı bir pusunun mekânı oldu. Orada, geleceğin filizlendiği bir okulun gölgesinde, karanlık düşüncelere hizmet eden 2 devrimci solcu-komünist militan pusu kurmuştu. Onlar, bir lideri değil, bir milletin sarsılmaz inancını hedef almışlardı.
SON NEFESİN DESTANI
O an, tarihin en kısa ve en acımasız sayfalarından biriydi. İsmail Bahadır, kendisini bekleyen tehlikenin farkındaydı, ama geri adım atmadı. Evladının şehadetinden sonra, kendi hayatının da bir emanet olduğunu biliyordu.
Silahlar ateşlendiğinde, iki pusu kurucunun karşısında İsmail Bahadır’ın duruşu, fiziksel bir kalkan değil, ideolojik bir kaleydi. Bilinmezliğin perdesi, o anki mücadelesini örtse de, onun son anındaki kararlılığı apaçık ortadaydı: Geri çekilmek yerine, davasının ateşiyle o çembere yürüdü. Uşak’ın bu cesur evladı, alçakça bir silahlı saldırının hedefi olarak oracıkta şehit düştü. O, canını verirken dahi, davasına ihanet etmeyen bir lider, önce oğlunu, sonra kendini vatan uğruna kurban veren bir baba olarak tarihe yazıldı.
"O, oğlunun mezarından aldığı güçle yürüdü ve düşmeden önce duruşuyla tarihe bir not düştü: Vatanın sevdası, babanın acısından ve ölümün korkusundan daha büyüktür."