"Kimi kahramanların hikayesi tarihin satırlarına sığmaz; onlar, yalnızca yürüdükleri yolun azametiyle ve geride bıraktıkları adsız fedakârlıkla anılırlar."
I. ADI VE YEMİNİ
O, sadece bir isim değildi; bir davanın çelikten yansımasıydı. Adı, Ahmet Erbakan'dı. Ancak onu ebediyete taşıyan kimliği, tüm benliğini adadığı o kutsal unvandı: TÜRK MİLLİYETÇİSİ ÜLKÜCÜ ŞEHİT. O, gençlik ateşiyle kavrulduğu çağda, inandığı değerler uğruna tüm riskleri göze alan yiğitlerin safında yerini almıştı. Kimliği, yaşadığı hayatın bir özeti değil, uğruna can verilecek bir yemin metniydi. Onun duruşu, kuru bir biyografi değil, milleti için yazılan onurlu bir manifesto idi.
II. BİLİNMEYENİN GÖLGESİNDEKİ DURUŞ
Tarih, bazen kahramanlarının dünyevi detaylarını kaybetmeyi seçer; çünkü bazı ruhlar, kişisel yaşamlarından daha büyük bir gayeye adanmıştır. Nerede doğduğu, hangi mesleğin yorgunluğunu taşıdığı bilinmiyordu. Bu bilinmezlik, onun fedakârlığını daha da yüceltir. O, memleketin hangi köşesinden gelirse gelsin, mesleği ne olursa olsun, ait olduğu tek yer, Türk milletinin mukaddes davasıydı. Doğum yeri değil, durduğu yer; mesleği değil, yaptığı vazife onu ölümsüz kıldı. Ahmet Erbakan, bilinen hayatını, ülkülerinin bilinmez geleceğine feda etmişti.
III. ESKİŞEHİR'DE YÜKSELEN SEDA
1980'li yılların karanlık dehlizlerinde, Anadolu şehirleri bir ideal savaşına sahne oluyordu. Bu çetin mücadelenin merkezlerinden biri de ESKİŞEHİR idi. Ahmet Erbakan’ın destanının yazıldığı yer de bu kadim şehirdi. O, Eskişehir'in sokaklarında sadece yürümedi; inancını ve cesaretini bir sancak gibi taşıdı. Zorluklar karşısında eğilmek yerine, göğsünü siper etti. Her kararı, her adımı, vatanın bekası için verilen çetin bir mücadele yansımasıydı.
IV. HAZİRAN'IN VURUCU GÜNEŞİ
Takvimler 16 Haziran 1980'i gösterdiğinde, gökyüzü Eskişehir'de bir kahramanlık gününü işaret ediyordu. O gün, vatan toprağına düşecek bir yiğidin alın yazısı yazılıyordu. O güneşli Haziran günü, Ahmet Erbakan için fani hayatın son perdesi, ebedi hayatın ise başlangıcı olacaktı. Bir milliyetçinin, ülkücünün inancıyla yanan ruhu, o tarihte, yeryüzündeki görevini tamamlayıp yıldızlara yükseldi.
V. SON ADIMIN SIRRI
O karanlık gün, 16 Haziran 1980’de yaşananların detayları, nasıl bir cengâverlikle savaştığı, hangi tehlikeye karşı son direnişini gösterdiği bilinmiyor. Olay gününün sayfaları, tarihin tozlu kayıtlarında yer almayan bir sessizliğe bürünmüş durumda. Ancak bu bilgi eksikliği, onun kararlılığının büyüklüğünü gizlemez, aksine yüceltir.
Ahmet Erbakan, ne ile karşılaştığını bilerek ya da bilmeyerek, bir Ülkücünün yürüyebileceği en keskin yola, dönülmez menzile doğru yürüdü. O, son nefesini verirken dahi geri adım atmamış olmalıydı. Çünkü bir kahramanı tanımlayan, ölümünün detayları değil, o ölüme doğru attığı kararlı son adımdır. Bilinmeyen o an, onun davasına olan adanmışlığının mühürü, tarihe düşülmüş en soylu imzadır.
"Bazı hayatlar anlatılmaz, sadece yaşanır; bu hayatlar, geride bıraktıkları boşlukla dahi vatanlarına bir destan fısıldar."