"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz, ateşte dövülür. Onlar, göçün acısını vatan aşkıyla yoğuran, son nefesinde dahi davasını kucaklayan yiğitlerdir."
MİLLETİN YÜREĞİNDEN KOPAN SES
O, bir sürgünün evladıydı; Bulgaristan zulmünden kurtulup Anadolu’nun merhametli kucağına sığınmış, vatan toprağında yeniden kök salmış Efraim ŞEKER’di. Vatan sevdası onun genlerinde, göçün acısı ise yüreğinde bir sızı olarak taşınmıştı. İstanbul, Bakırköy Yıldırım mahallesinde yeni bir hayat kurmuştu, ama o hayatın her zerresi, geldiği toprakların davasına adanmıştı.
ATEŞİN VE DEMİRİN YEMİNİ
Efraim ŞEKER bir esnaftı; bir demirciydi. Bileğiyle, alın teriyle rızkını kazanan, atalardan gelen o kutsal mesleğin izinde yürüyordu. Demir döverek sadece ekmeğini değil, aynı zamanda karakterini de çelikleştirmişti. Onun dükkânı, sadece ticaretin yapıldığı bir yer değil, aynı zamanda mücadelenin de bir karargâhıydı; zira kutsal davasının gençlerinin toplanma yeri olan Bakırköy Ülkücü Gençlik Derneği'nin (ÜGD) hemen karşısında duruyordu.
O, sadece bir esnaf değildi; MHP İlçe teşkilatının çeşitli kademelerinde sorumluluk almış, Ülkücü Gençliğin yol göstericisi olarak Bakırköy Şube Başkanlığı görevini üstlenmişti. Bu adanmışlık, bedel gerektiriyordu. Efraim ŞEKER, karanlık güçlerin hedefindeydi; o demirci ocağının sıcaklığına rağmen, daha önceden aldığı tehditler ile hayatının soğuk bir çemberin içinde olduğunu biliyordu. Yine de, duruşundan zerre taviz vermedi.
15 HAZİRAN: EKMEK TEKNESİNİN EŞİĞİ
Takvimler 15 Haziran 1979’u gösteriyordu. O gün, Efraim ŞEKER her zamanki gibi, vaktin erken saatinde kalktı. Omuzlarında taşıdığı sorumluluğun ağırlığıyla, ekmek teknesinin, demirci dükkânının kapısına yürüdü. Kapıyı açmak üzereydi. Bu, sıradan bir hareket, kutsal bir mesleğin icrasına başlama anıydı.
Fakat alçaklık, pusuyu bu en masum anda kurmuştu. Türklükten, milletinden ve manevi değerlerinden sapmış olan devşirilmiş kızıl komünistlerden oluşan üç militan, aniden ortaya çıktı. Onlar, demirci ocağında dövülen imanı susturmak istiyorlardı. Silahlarını ateşlediler. Efraim ŞEKER, hayatının ve davasının en kritik eşiğinde, dürüst emeğinin kapısında kalleş bir saldırının hedefi oldu ve ağır yaralandı.
SON NEFES, YENİLMEZ MİRAS
O kahraman, dükkânının eşiğinde kanlar içinde kalmıştı. Esnaf arkadaşları ve ülküdaşları, onu çelikten elleriyle tutarak, can havliyle Çapa Tıp Fakültesi Hastanesine ulaştırdılar. Tüm müdahaleler, doktorların tüm çabaları, bir ömrün adanmışlığını geri getirmeye yetmedi. O demirci ustasının bileği yorgun düşmüş, çelik iradesi en nihayetinde kanla sulanmıştı.
Efraim ŞEKER, 15 Haziran 1979 günü, inandığı değerler uğruna, alın terinin kapısında, davasının bekçiliğini yaparken şehadete yürüdü. Ardında bıraktığı miras, demir gibi sağlam, ateş gibi hararetli bir adanmışlık yeminiydi.
"O demirci ustasının susturulan sesi, vatanın duvarlarına yazılmış en çelik destan olarak sonsuza dek yankılanacaktır."