"İman, sadece dilde bir söz değil, can pahasına verilen bir yemindir. O yemin, bazen bir fındık bahçesinde, tarihin en karanlık hesaplaşmasına dönüşür."
KİMLİĞİ VE İNANÇ DURAĞI
Ordu’nun Fatsa ilçesinin Sakargeliş Köyü’nden, Anadolu toprağının sadık bir evladıydı. Adı Abdullah Karataş. O, hayatını milletine ve kutsal inançlarına adamış, ruhunu tebliğ ve sadakatle yoğurmuş bir Ülkücüydü. Kuru bir meslek unvanından öte, köyünün manevi çobanı, gönüllerin İmamıydı. Minberden yankılanan sesi, sadece ezan okumakla kalmaz; milleti için taşıdığı sarsılmaz inancı da haykırırdı.
KIRK ALTI YILLIK DİK DURUŞ
Takvimler 1980 yılının karanlık ve puslu günlerini gösterirken, Abdullah Karataş 46 baharı geride bırakmıştı. Hayatının en olgun, en bilge çağındaydı. Gencecik fidanların önünde, nesillere rehberlik eden bir ulu çınardı. Köyündeki hizmeti, makam ya da mevki hırsından uzaktı; adanmışlığın ve saf milliyetçiliğin ta kendisiydi. O, şiddetin değil, imanın gücüne sığınan bir neferdi.
TEHDİT VE KAHRAMANIN REDDİ
Ancak o dönem, Türkiye’nin kalbine ayrılık tohumları ekilmekte, Anadolu’nun her köşesi fitnenin gölgesi altına girmekteydi. Şehadetten bir gün önce, Fatsa’nın üzerine çöken bu zulüm, Abdullah Karataş’ın kapısını çaldı. Bir grup Dev-Yol militanı, imanın temsilcisi olan bu bilge adama, Samsun’da düzenlenecek olan mitinge katılma şartı sundular. Bu, sadece bir davet değil, inancından taviz verme ve karanlığa boyun eğme emriydi.
Abdullah Karataş’ın cevabı, tüm zalimlere verilmiş bir tarih dersi niteliğindeydi. Kararlılıkla ve cesaretle bu alçak teklifi reddetti. O an, bir imamın davasından vazgeçmeme yemini, bir kahramanlık manifestosuna dönüştü. O, boyun eğmek yerine, alın yazısını alnının akıyla yazmayı seçti.
O KARANLIK GÜN: SON YÜRÜYÜŞ
Bu red, zulmün cevabının gecikmeyeceği anlamına geliyordu. 14 Haziran 1980 Cumartesi günü, Fatsa’nın üzerine kanlı bir gölge düştü. Yalnız bir adama karşı, sayıları tam on ikiye ulaşan komünist militanlar, korkaklıklarının ve çaresizliklerinin simgesi olarak toplandılar.
Onlar, imama silah zoruyla boyun eğdirebileceklerini sanıyorlardı. Evinin hemen yanından, zorla ve tehditle, 46 yaşındaki bu dürüst adamı alıp götürdüler. Bu, bir yakalama değil, bir "via dolorosa" (çile yolu) idi; Abdullah Karataş’ın, inancının en yüksek bedelini ödemek üzere çıktığı son yürüyüştü.
FINDIK BAHÇESİNDE MÜHÜRLENEN DESTAN
Abdullah Karataş’ın son durağı, bereketin ve hayatın sembolü olması gereken bir fındık bahçesi oldu. Ancak bu bahçe, o gün, bir şehadete tanıklık edecekti.
Gözü dönmüş on iki hainin karşısında, o tek başına, sadece imanı ve duruşuyla dimdik ayakta kaldı. Hainler, alçakça bir yöntemle, ellerindeki otomatik silahların tüm nefretini bu kutlu bedene boşalttılar. Mermiler, sadece bir bedeni delip geçmedi; milletin kalbine saplandı.
14 Haziran 1980’de Ordu-Fatsa’da, İmam Abdullah Karataş, davasına sadakatini canıyla mühürledi ve şehadet mertebesine ulaştı. O, sadece bir can vermedi; zulme karşı koymanın, idealler uğruna en ağır bedeli ödemenin destansı örneğini yazdı.
"Bazı ölümler, sadece bir tarihe mühürlenmez; bir milletin kalbine, 14 Haziran 1980’in unutulmaz bir kahramanlık dersi olarak kazınır."