"Ömür; yalnızca bir makam değil, uğruna her şeyin feda edildiği bir adanmışlık yeminiydi. O, en büyük doğrusunu, davasının yanlışsızlığına kurban eden bir fedakârlık destanı yazdı."
GAZİANTEP'TEN YÜKSELEN İMAN
1925 yılında Gaziantep’in köklü ve gelenekli topraklarında doğdu Dündar Taşer. Daha çocukluk ve okul yıllarından itibaren omuzlarına yüklenecek olan kutlu davanın tohumları yeşermişti. O, sadece bir yurttaş değil, milletinin geleceğine adanmış bir nefer olacaktı. Lise eğitimini tamamladığında, ruhundaki çelikleşmiş disiplin onu doğrudan ordu saflarına, Kara Harp Okulu'na yöneltti. Henüz öğrencilik yıllarında, 3 Mayıs 1944 Olayları’na karıştığı gerekçesiyle soruşturma geçirmesi dahi, onun karakterinin ilk ve tavizsiz duruşunu ortaya koyuyordu: O, inandığı değerler uğruna bedel ödemekten asla çekinmeyecekti.
Harp okulundan mezun olduktan sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en zorlu kademelerinde görev aldı; bilgisi, zekâsı ve üstün yeteneği sayesinde kurmay binbaşılığa kadar yükseldi. Fakat kader, onu sadece askeri bir komutan olarak değil, milli bir fikir adamı olarak da sahneye çağırıyordu.
ÇİLENİN VE YOL ARKADAŞLIĞININ DESTANI
Askeri kariyerinin zirvesinde iken gelen 27 Mayıs İhtilali, Dündar Taşer’i hayatının geri kalanını şekillendirecek olan destansı bir yolculuğa çıkardı. O, Başbuğ Alparslan Türkeş ile birlikte hareket etme kararını vererek, geleceğini değil, inandığı ülküleri seçti. Bu kararlılığın bedeli ağır oldu; 13 Kasım'da gerçekleşen "14’ler olayı" sonrasında, bu büyük dava adamı, yurdundan ayrı düşürülerek Fas’a diplomat olarak sürgüne gönderildi.
1963 yılında vatana geri döndüğünde, siyasetin zorlu meydanına adım attı. Onun davasına olan bağlılığı, yeteneği ve fikir derinliği o kadar kısa sürede fark edildi ki; 1967 Kurultayı’ndan sonra MHP’nin Genel Başkan Yardımcılığı görevine yükseldi. O artık, Başbuğ Alparslan Türkeş’ten sonra hareketin manevi ve fikri yükünü taşıyan ikinci isim olmuştu.
Siyasetin her köşesinde ekilmek istenen fitne ve fesat tohumlarına karşı karakterinin ve davasının icaplarına yakışan sarsılmaz bir cevap verdi. Makam hırslarını ayaklar altına aldı. Ona davanın başına geçmesi yönündeki sorular yöneltildiğinde, Türk Milliyetçiliği tarihine altın harflerle yazılacak olan o destansı cevabı verdi ve liderine olan imanını milli hafızaya perçinledi:
“Türkeş’in yanlışı benim doğrumdan daha doğrudur.”
O, davadan dönmemenin, lidere ihanet etmemenin ve çileyi omuzlamanın sembolüydü.
HİZMET AHLAKI VE BOZKURT RUHU
Dündar Taşer, mevki ve makamı bir amaç olarak görenlere karşı durdu. Siyaseti tanımlarken, sadece bir hedef değil, bir vazife bilinci sundu: “Siyaset hizmet aracıdır gaye değildir.” Bu mütevazı ancak devasa duruş, onun tüm siyasi yaşamının özetiydi. Milletvekili ve senatör adaylıklarında dahi bu hizmet bilinciyle hareket etti.
Onun büyük fikir adamlığı, sadece siyasi arenada değil, Ülkücü gençliğin ruhunu tanımlarken de zirveye çıktı. Gençliğin omuzladığı sorumluluğu, inancı ve cesareti anlatan sözleri bir manifestoydu:
“Milliyetçi gençlerin bir çoğunu tanırım... Rahatça, üzülmeden ve eğilmeden ölüyorlar. Rahatçılara, makamcılara, çıkarcılara tepeden bakıyorlarsa haklıdırlar... Serttirler ama odun gibi değil, elmas gibi pırıl pırıl... Komandolar ipeğe sarılmış çeliktir.”
Taşer, Türk Milleti'ni binlerce yıllık kan, iman ve duygunun birleşimiyle yoğrulmuş, kutsal bir varlık olarak görüyordu. Milliyetçi Hareketi ise, Türk’ün öz benliğine eklenmiş tüm yabancı yamaları söküp atan, cemiyet kumaşındaki yırtıkları kendi ipliğiyle ören, duyguda, düşüncede ve harekette milli olma vazifesi olarak tanımladı.
HİZMET YOLUNDA SON NEFES
İşte bu devasa fikir ve iman adamı, MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Türkçü Fikir Adamlarından biri olarak, 13 Haziran 1972 gecesi Ankara’da, davasının merkezinde, hizmet yolunda yürürken ansızın durduruldu.
Karanlık bir gecede, hizmetin simgesi olan bir ekmek kamyonunun geri manevrası, hayatının ve davasının en kritik anında onu hedef aldı. Ağır bir şekilde yaralanan Dündar Taşer, kaldırıldığı Numune Hastanesi’nde yapılan tüm insanüstü çabalara rağmen kurtarılamadı. Bu, bir yiğit için beklenmedik, haksız ve talihsiz bir vedaydı. O’nu durdurmaya ne sürgün ne de siyasetin kirli oyunları yetmişti; ancak ecelin keskin pençesi, onun fikirlerinin akışını durdurdu.
ŞEHADETİ VE VEDA
Acı haberi kısa zamanda tüm Türkiye’ye ulaştı. O büyük komutanın ve fikir adamının cenazesi, 15 Haziran 1972 Perşembe günü Hacı Bayram Camii’nden, geride bıraktığı koca bir davanın gözyaşlarıyla kaldırıldı.
Başbuğ Alparslan Türkeş, aziz dava arkadaşına duyduğu derin sevgi ve saygıyla, onun manevi huzurunda tarihe not düşülen bir söz verdi:
“Aziz Taşer, ömrünce Türk milletini sevmenin, büyüklüğüne inanmanın sırrına ermiş... dünya hırslarına iltifat etmemiş, biç bir mevkinin cazibesine kapılmamış, tam bir Türk Milliyetçisi olarak yaşamıştın. Hayatının gayesi saydığın müşterek ülkümüzün zafere ulaşması uğrunda, birlikte kurduğumuz iman ocağının sönmeden yanacağına ve bir gün milletimizin kara talihinin değiştirileceğine manevi huzurunda söz veriyoruz.”
Dündar Taşer, makamın cazibesine kapılmadan, sadece hizmet aşkıyla yanan bir meşale bıraktı geride. O, yalnızca bir şehit değil; hizmetin, sadakatin ve tavizsiz imanın sembolü olarak tarihin derinliklerine değil, milletin yüreğine gömülmüştür.
"O’nun ‘Komandolar ipeğe sarılmış çeliktir’ sözü, şimdi ebedi huzurunda yanan, uğruna can verdiği sönmez iman ocağının kutsal alevidir."