"Bazı insanlar sadece yaşamaz; adanmışlık ateşiyle yanan kalpleri, bir milletin kaderine mühür vurmak için atar."
KASTAMONU'DAN YÜKSELEN SES
1941 yılının zorlu koşulları içinde, Anadolu’nun yiğit köşesi Kastamonu’nun Çatalzeytin ilçesinden bir fidandı o. Adı, Mehmet Öztürk’tü. Kaderi, yalnızca toprağına değil, inandığı değerlere de sıkı sıkıya bağlı kalmaktı. Henüz yirmili yaşlarını devirmeden İstanbul’un kargaşasına taşındı, ancak ruhundaki Kastamonu kararlılığını asla yitirmedi. O, basitçe bir vatandaş değil, Türk Milliyetçiliği davasına ömrünü adamış bir Ülkücü, bir gönül neferiydi.
ALIN TERİ VE BABA OCAĞI
İstanbul’un kalabalığı içinde Fatih Edirnekapı semtinde kurduğu yuvası, onun en büyük direnç kaynağıydı. Beş evladın babasıydı Mehmet Öztürk; beş ayrı geleceğin sorumluluğunu omuzlarında taşıyordu. O, sadece inançlarına değil, ailesinin refahına da adanmıştı. İstanbul Belediyesinde Bekçibaşı olarak görev yapıyor, düzeni sağlayan bir kale bekçisi gibi nöbet tutuyordu. Fakat bu görev, ailesinin geçim derdini tek başına hafifletmeye yetmezdi. Gözünü budaktan sakınmadan, belediyedeki mesaisi biter bitmez, Rami’deki dekorasyon dükkanlarında alın teri dökmeye devam ediyordu. O, hayatını bir değil, iki cephede birden sürdüren, yorulmak bilmeyen bir emek kahramanıydı.
İNANÇLA ÖRÜLEN DİRENİŞ
Onun için hayat sadece ekmek kavgası değildi; bir duruş, bir ideal mücadelesiydi. Yüreğindeki vatan sevgisi, onu pasif bir gözlemci yapmadı. Ülkesinin geleceği adına atılan her adımda, Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) tertiplediği sosyal faaliyetlerin en ön saflarında yer aldı. Her bir toplantı, her bir etkinlik, onun vatanın bekası için verdiği sessiz yeminlerin bir göstergesiydi. O, sözle yetinmeyen, eylemiyle varlığını kanıtlayan, davasına adanmış bir neferdi.
O ACI ÖĞLEDEN SONRA: SON YÜRÜYÜŞ
Takvimler, milletin hafızasına kazınacak o karanlık günü, 12 Haziran 1979 Salı’yı gösteriyordu. Mehmet Öztürk, her zamanki gibi iş yerinden ayrılmıştı. Saat 15.00 sularında, İstanbul-Rami Yenimahalle’nin sıradan bir caddesinde, yanında oğlunun genç arkadaşı Müjdat Özer olduğu halde yürüyordu. Bu, onun hayata attığı son adımlar olacaktı.
Komünist militanlar, karanlık bir gölge gibi pusu kurmuşlardı. Onlar, alın teriyle çalışan, ailesini geçindiren ve davasından asla taviz vermeyen bu yiğit adamın ışığını söndürmek istiyorlardı. Silah sesleri, öğleden sonranın sükûnetini parçaladı. Kahraman Mehmet Öztürk, başından ve göğsünden isabet eden hain kurşunlarla, sarsılmaz inancının bedelini ödedi ve yürüdüğü yerde destanlaştı. Yanındaki genç Müjdat yaralanıp hastaneye kaldırılırken, Mehmet Öztürk, davasının bekçisi olarak o sokakta ebediyete uğurlandı.
İSTANBUL’A DÜŞEN KAN VE EBEDİ NÖBET
O gün İstanbul, sadece bir evladını değil, ideal uğruna gözünü kırpmadan fedakarlık yapan bir bekçisini kaybetti. Mehmet Öztürk’ün mücadelesi, ne bir makam ne de şöhret içindi; o, inandığı değerler uğruna düşmüş, şehadet mertebesine ulaşmıştı. Cenazesi, omuzlar üzerinde taşınarak İstanbul Kozlu Mezarlığı'nın kutsal toprağına emanet edildi. Şimdi o, hem ailesinin hem de davasının kalbinde, tarihin en şerefli köşesinde ebedi nöbetini tutmaktadır.
"O, sadece bir Bekçibaşı değildi; inancının sarsılmaz muhafızıydı. Mehmet Öztürk gibi yiğitler, toprağa düştüklerinde değil, unutulduklarında ölürler."