“Bazı hayatlar rakamlardan ibaret değildir; onlar, uğruna yürünen büyük bir davanın yazılmamış destanıdır.”
KİMLİĞİ: BİR İDEALİN SANCAĞI
Onun adı NAZIM KAN. Tarihin o çetin, puslu dönemecinde, Türk Milliyetçiliği idealini yüreğinin merkezine yerleştirmiş bir ülküdaş. O, sadece bir isim değildi; milletinin bekası için atılmış bir yeminin, bayrağa adanmışlığın ete kemiğe bürünmüş haliydi.
Tıpkı yürüdüğü davanın büyüklüğü gibi, onun kişisel geçmişindeki bazı ayrıntılar da, zamanın acı rüzgârlarında kaybolmuştur. Doğduğu toprakların neresi olduğu, hayata tutunduğu mesleğin ne olduğu, o karanlık günlerdeki en önemli ayrıntılar değildi. Çünkü Nazım Kan, kimliğini sadece ve sadece uğruna can vereceği büyük Ülkü’de bulmuştu. O, bir milletin vicdanının sesi ve cephede duran sarsılmaz neferiydi. Bütün rütbesi: ŞEHİT.
İSTANBUL’DAKİ MÜCADELE: KİRLİ TEZGÂH
Dönemin ağır ve kasvetli atmosferinde, kahramanlar sessizce mücadele ediyordu. Nazım Kan’ın mücadele alanı, düşman ideolojilerin zehirli dumanlar saçtığı koca bir metropoldu: İSTANBUL.
Her adımında tehlikenin kol gezdiği, sokakların adeta bir savaş cephesine dönüştüğü o zor zamanlarda, Nazım Kan yılmadan yürüyordu. Onun duruşu, idealleri uğruna geri adım atmayan binlerce neferin simgesiydi.
O KARANLIK GÜN: 05 HAZİRAN 1980
Takvimler, ihanetin ve alçaklığın bir kez daha sahne aldığı o kara günü gösteriyordu: 05 HAZİRAN 1980.
İstanbul’un Esenler semti, kahramanın son yurduna dönüşeceği mekân oldu. Nazım Kan, o gün hangi vazifeyi yerine getiriyordu, hangi idealist adımla yürüyordu; bu ayrıntılar dahi, düşmanın kurduğu kalleş pusunun gölgesinde kalmıştır. Bilinen tek şey, düşmanın onu hedef aldığı, onun varlığının dahi karşı cephe için katlanılamaz bir tehdit olduğudur.
SON NEFESİN YANKISI
O an, karanlık ve sinsice planlanmış bir saldırıyla geldi. Vatanın birliğini ve bölünmezliğini savunan bu çelik irade, komünist militanlar tarafından kurşun yağmuruna tutuldu. Bu, sıradan bir cinayet değildi; bu, bir idealin sesini susturmaya yönelik organize bir eylemdi.
Nazım Kan, o hain kurşunlarla yere düşerken, ardında sadece kanını değil, aynı zamanda asla eğilmeyecek bir duruşun ölümsüz mührünü bıraktı. O düştü, ama davası dimdik ayakta kaldı.
Alçaklığı tescilleyen asıl eylem ise düşman tarafından yapıldı: Komünist militanlar, şehadetin yaşandığı yere, kendi ideolojik hezeyanlarını ve korkularını yansıtan bir bildiri bıraktılar: “Hüseyin Cevahir yaşıyor, her şey TKP için her şey zafer için.”
Düşmanın bu boş ve kibirli sözleri, Nazım Kan’ın şehadeti karşısında bir hiçti. Çünkü o bildiri, bir zafer narası değil, kahramanın karşısında duyulan yenilgi korkusunun ve çaresizliğin imzasıydı. Onlar "yaşıyor" diye yazarken, Nazım Kan, Türk Milliyetçiliği davasında artık ebediyete intikal etmiş ve ölümsüzleşmişti.
EĞİLMEZ RUH VE ÖLÜMSÜZLÜK
Şehit NAZIM KAN, hayatının tüm detaylarını değil; sadece adanmışlığını ve son nefesindeki cesaretini milletine miras bırakmıştır. O, adını dahi bilmediğimiz nice isimsiz kahramanın fedakârlığının en vurucu örneğidir. O’nun kanı, 05 Haziran 1980’de İstanbul’un toprağına karışarak, bu vatanın birliğini pekiştiren kutsal bir harç olmuştur.
“Kurşunlar bedeni durdurabilir; ancak bir kahramanın davası, bıraktığı izle birlikte sonsuza dek yaşar.”